Akyürek

Yazılar

Tüm yazılar 107

Demlenmeye Vakit Yok

Akyürek

Birinin seni sevdiğini söylemesiyle senin sevildiğini hissetmen arasında bir mesafe var. Bunu insan en çok yorulduğunda anlıyor.

Yorgunken kelimelerin gösterişi çekiliyor. Geriye neyin gerçekten yanında durduğu kalıyor: Kim aramış, kim merak etmiş, kim bir şeyi görüp susmamış. Kim senin varlığını kendi rahatının dışında da hesaba katmış.

Bir ülkeyle insanın arasında da böyle bir şey olabileceğini düşünmezdim. Meğer oluyormuş.

Bu ülkeyi seviyorum.

Fakat artık bunu söylerken bile içimde bir yorgunluk var. Sevgiden yorulmuyorum. Sevdiğim yere her gün yeniden bakıp neye sahip çıkacağımı, neye itiraz edeceğimi, hangi acının önünde duracağımı seçmek zorunda kalmaktan yoruluyorum.

Yetişemiyorum.

Bir haberi okuyorum, telefonu masaya bırakıyorum. Bir süre hiçbir şey yapmak istemiyorum. Sonra bir mesaj geliyor, bir iş soruluyor. Birinin doğum günü var. Bir yere yetişmem gerekiyor. Su kaynıyor, kapı çalıyor.

Hayat olanlardan habersizmiş gibi devam ediyor, ben de onunla birlikte sürükleniyorum.

Akşam oluyor ve sabah okuduğum şey yeniden aklıma geliyor. Ben bugün ne yaptım? Birinin bütün hayatını değiştiren bir şeyi okudum, sonra alışveriş listeme mi baktım?

İnsanın içine tuhaf bir suçluluk yerleşiyor. Başkasının acısını sahiplenmeye hakkın olmadığını biliyorsun; onun yerine yas tutamazsın. Ama birkaç saniye bakıp geçmek de insana kendi yüzünü yabancılaştırıyor.

Nerede duracağımı bazen gerçekten bilmiyorum.

Ülkemde her gün bir evren patlıyor.

Birinin çocuğu. Birinin annesi. Birinin yıllarca uğraşıp kurduğu hayat. Birinin evine dönerken başına gelen. Birinin çalışırken kaybettiği. Birinin konuştuğu için korkmaya başladığı.

Biz bunların hepsine haber diyoruz, belki başka türlü adlandıramadığımız için.

Oysa o birkaç satırın içinde sabahları nasıl uyanacağını artık bilmeyen biri var. Bir daha çalmayacak bir telefon var. Masada yeri değiştirilemeyen bir bardak var. Gelecek zamanla kurulmuş, şimdi hiçbir yere gitmeyen cümleler var.

Bunları düşünüyorum. Sonra yenisi oluyor. Öncekinin bende açtığı yere bakamadan yenisi.

İnsanın bir demlenme süresi yok mu?

Bir şeyi okuyup hemen fikre dönüştürmeden, hemen tarafını ilan etmeden, hemen doğru kelimeleri bulmak zorunda kalmadan durabileceği bir süre. Üzüldüğünü sanırken aslında korktuğunu, öfkelendiğini sanırken biraz da çaresiz kaldığını fark edebileceği bir süre.

Bazen yalnızca pencereye bakmak gerekiyor. Bir dostun yanında aynı şeyi tekrar tekrar anlatmak. Bir cümlenin ortasında susmak. Akşam yürüyüşünden dönünce hâlâ aynı şeyi düşündüğünü görmek. İnsan bazı şeyleri böyle anlıyor.

Bizde o aralık sürekli kapanıyor. Daha bir şeyin adını koyamadan başka bir şeye tepki vermemiz bekleniyor; her şeye yetişen bir vicdanımız, hiç yorulmayan bir dikkatimiz, her sabah yeniden dolan bir tahammülümüz varmış gibi.

Yok.

Benim yok.

Artık bazı günler bir haberi açmadan önce duruyorum. Başlığı görüyorum, devamını okumaya elim gitmiyor. Bilmek istemediğimden değil; okuduğumda içimde ne olacağını az çok biliyorum. Sonra okumadığım için de kendime kızıyorum.

Böyle bir şeyin içinde yaşıyoruz. İnsanın kendini korumaya çalışması bile kendine ayıp geliyor.

***

Çok sinirliyim. Bunu düzgün bir kelimeyle yumuşatmak istemiyorum.

Kaygılıyım desem eksik kalıyor. Üzgünüm desem içimdeki hareketi anlatmıyor. Hayal kırıklığı desem sanki önceden her şey yolundaymış da birden bozulmuş gibi oluyor.

Sinirliyim. Aynı şeylere tekrar tekrar şaşırmak zorunda kalmaktan. Bir şey ortaya çıktığında önce ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine kimin kimi koruyacağını düşünmeye başlamış olmaktan.

Bir açıklamayı dinlerken cümlelerin anlamından önce arkasındaki hesabı arıyorum artık. Kim konuşuyor? Kimin adına? Bu cümlenin sonunda kimin işi kolaylaşacak?

Bunu yapmaktan hoşlanmıyorum. İnsanların söylediklerine inanabilmek istiyorum. Her sözün arkasında başka bir söz, her ilişkinin arkasında başka bir hesap aramak istemiyorum. Bir başarı gördüğümde gerçekten sevinmek, bir kurumun adını duyduğumda önce görevini hatırlamak istiyorum.

Fakat güven bir kez yorulmaya başladı mı, gündelik hayatın en küçük işlerine kadar karışıyor.

Bir yere başvuruyorsun. Daha belgeleri toplamadan biri soruyor:

“Tanıdık var mı?”

Bu sorunun bu kadar erken sorulmasına takılıyorum ben. Daha işin ne olduğunu konuşmadan, daha hakkın olup olmadığını anlamadan.

Sanki hayatın bütün kapılarında görünmeyen bir ikinci kapı var. Ön tarafta kurallar yazıyor, arka tarafta isimler konuşuluyor. Öndeki sırada bekleyen insan da bunu biliyor.

İnsanı kemiren biraz bu: beklemekten çok, niye beklediğini bilmek.

Bir başkasının senden daha yetenekli, daha çalışkan, daha hazırlıklı olduğu için öne geçtiğini düşünürsen kendine dönersin. Öğrenirsin, uğraşırsın. Bir telefon görüşmesiyle geçtiğini düşünürsen bir süre sonra uğraşmanın anlamıyla kavga etmeye başlarsın.

Ben o kavgadan yoruldum.

Bazen ağzımdan şu cümle çıkıyor: Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor.

Öfkeliyken bütün yüzler birbirine benziyor. Susana da kızıyorsun, gidene de, kalana da. Eğlenene bakıp nasıl eğlenebildiğini düşünüyorsun. Bir şey paylaşmayana bakıp hiçbir şey hissetmediğine karar veriyorsun.

Sonra kendini hatırlıyorsun. Sen de bir gün konuşamadın. Sen de bir gün telefonu ters çevirdin. Sen de işini kaybetmekten, yanlış anlaşılmaktan, aileni endişelendirmekten korktun.

Korkuyu anlıyorum. Ama onun giderek bir yaşama biçimine dönüşmesini izlemek istemiyorum: Her cümlenin önce sonuçlarının hesaplandığı, her itirazın sahibine maliyet çıkardığı, her dürüstlüğün yanında küçük bir tedbir çantasının durduğu bir hayat.

Bir şey söyleyeceksin. Önce düşünüyorsun: Bunu kim üstüne alınır? Nereden kesip paylaşırlar? İşim etkilenir mi? Bir şikâyet gelir mi? Annem okuyunca korkar mı?

Daha yazının başında kendi cümlenden birkaç kelime çıkarıyorsun. Biraz daha yuvarlıyorsun, biraz daha dolaylı söylüyorsun. Sonunda bakıyorsun, seni yazmaya iten şey metinde yok. Geriye kimsenin alınmayacağı kadar belirsiz, senin de tam olarak inanmadığın kadar eksik bir paragraf kalmış.

İnsan kendi sesinin başında böyle nöbet tutmaktan yoruluyor. Ben bu yazıyı yazarken bile cümlelerimin bir gün bağlamından koparılabileceğini düşünmek istemiyorum.

Beni en çok öfkelendiren şeylerden biri de ölçünün kaybolması.

Kimin ne yaptığıyla karşısına ne çıktığı arasındaki bağa güvenmek istiyorum. Bir yanlış varsa incelensin, bir suç varsa ortaya konsun, bir zarar varsa giderilsin. Ama insanın aklında sürekli aynı soru dönüyorsa orada huzur kalmıyor: Bu kişinin karşısında gerçekten bir kural mı var, yoksa kuralı nasıl kullanacağına karar veren bir güç mü?

Adalet, insanın yalnızca başı sıkıştığında başvurduğu bir hizmet değil. Bir anlaşmazlıkta, bir işte, sokakta, hatta bir cümlede; gündelik hayatın zemininde duruyor. Haksızlığa uğrarsan başvurabileceğin bir yer olduğunu bilmek, henüz hiçbir şey olmamışken de insanın omuzlarını indiriyor.

O güven zayıfladığında insan hep biraz hazırlıklı yaşıyor; kendini anlatmaya, kendini korumaya, başına gelebilecek şeyi önceden sezmeye hazır.

Bunun ne kadar yorucu olduğunu çoğu zaman fark etmiyoruz, herkes yapınca normal görünüyor. Herkes telefonunu kontrol ediyor, herkes bir tanıdığa danışıyor, herkes “Aman dikkat et” diyor.

Bir yerden sonra dikkat etmekle yaşamak birbirine karışıyor.

***

Sonra bütün bunlar ilişkilerimize giriyor. Orası beni ayrıca üzüyor.

İnsan en azından birinin yanında gevşeyebileceğini düşünüyor. Bir dostun, sevdiği birinin yanında. Sofrada, telefonda, birinin “Nasılsın?” sorusunda. Fakat dışarıdaki hesap bazen içeri de taşınmış oluyor. Kiminle görünmek iyi gelir? Kiminle yakın olmak işe yarar? Kimin yanında durmak risklidir? Kimin sıkıntısı fazla zaman alır?

Bir insanın hayatındaki yerini bu sorular belirlemeye başladığında sevgiye de tuhaf bir soğukluk geliyor.

“Seni seviyorum” deniyor ama üzgün olduğunda konuşacak vakit bulunmuyor. “Sana değer veriyorum” deniyor ama bir haksızlığın içinde kaldığında herkes biraz geriye çekiliyor. Kimse doğrudan gitmiyor belki. Yalnızca ortalıkta daha az görünmeye başlıyorlar.

Bunu bir ilişkide yaşamak insanı incitiyor. Bir toplumda yaşamaksa insana nereye ait olduğunu sorduruyor.

Birlikte yaşamak, birbirimizin güzel günlerine rastlamak kadar zor günlerinde de var olabilmeyi gerektiriyor. Bazen büyük bir şey yapmadan. Birini arayarak. Söylediğini çarpıtmadan. Başına geleni hak etmiş olabileceğine hemen karar vermeden. Yanında durmanın sana ne kazandıracağını düşünmeden.

Bunlar bana hâlâ çok temel geliyor. Belki de beni bu kadar sinirlendiren bu: En temel şeyleri anlatmak için bu kadar uzun konuşmamız gerekiyor.

“Halk kirlendi” diyorum bazen. O cümleyi kurduğum anın öfkesini biliyorum.

Sabah karanlığında işe giden biri var. Çocuğunun masrafını hesaplayan biri. Bir yakınının bakımını tek başına üstlenen biri. Söylemek istediği şeyi yutup eve dönen biri. Bir de bütün bunların arasından kendine kazanç çıkaran biri.

Hepsini aynı cümlede eritirsem sorumluluk bulanıklaşıyor. Kimin mecbur kaldığını, kimin isteyerek yaptığını, kimin sustuğunu, kimin susturduğunu ayırmak gerekiyor.

Yine de bir şeyin değiştiğini hissediyorum, kendi içimde de görüyorum. Eskiden çabuk güvendiğim yerde şimdi bekliyorum. Birinin iyiliğini kabul ederken arkasından ne geleceğini düşünüyorum. İçimden geçen ilk tepkinin bazen şüphe olması canımı sıkıyor.

Ben böyle biri olmak istemiyorum. Herkesi sınamak, birinin samimiyetini anlamak için aylarca küçük işaret toplamak istemiyorum.

“Sen de fazla safsın” cümlesinden yoruldum.

Birine sözünü tuttuğu için saf denir mi? Hakkı olmayan şeyi almadığı için? Bir başkasının emeğini kendi hanesine yazmadığı için? Her fırsatı kullanmadığı, her yakınlığı kazanca çevirmediği için?

Biz ne zaman bunları insanın eksikliği gibi konuşmaya başladık? Ve bunu yaparken kendimizden ne kaybettik?

Bazen de diyorum ki belki fazla yoruldum. Bir süre telefonu kapatsam iyi gelecek.

Kapatıyorum. Biraz iyi geliyor. Sonra açıyorum; dünya orada.

Yaşadığım yerle bağımı keserek bulduğum huzur bana tam bir huzur gibi gelmiyor. Ama kendimi her gün tüketerek bir yere varamadığımı da görüyorum.

Bunun hazır bir tarifini bilmiyorum. Bazen bir yazı oluyor, bazen bir arkadaşla konuşmak, bazen birine somut olarak yardım etmek. Bazen de o akşam susmak.

Yalnız şunu biliyorum: Kendi içimde olanı anlayamazsam öfkem herkese aynı yerden değmeye başlıyor. Oysa derdim herkese kızmak değil. Bir yerde hâlâ birbirimize ulaşabileceğimize inanmak istiyorum.

Bugün yazmaya çalıştığım şey belki bu yüzden bir hükme varmıyor. İçimde olup biten henüz demlenmedi.

Ama sonra biri bir şey yapıyor. Kimsenin görmediği küçük bir şey. Bir yabancının işini kolaylaştırıyor. Emeğini teslim ediyor. Haksızlığın karşısında cümlesini tamamlıyor. Korktuğu hâlde birini yalnız bırakmıyor.

O zaman biraz duruyorum. Demek hâlâ var, diyorum. Bunu söylemek için kendimi zorlamıyorum, gördüğümde söylüyorum.

Bütünüyle umutsuz olmak da insanın görüşünü kapatıyor. Yalnızca karanlığı aramaya başlayınca yanı başında uğraşan insanı da görmez oluyorsun.

Ben onu kaybetmek istemiyorum. O uğraşan insanı. İçimdeki, hâlâ uğraşmak isteyen tarafı da.

Ama ondan sürekli güçlü olmasını istemekten vazgeçmek istiyorum. Bugün yoruldum diyebilsin. Bugün korktum. Bugün okuduğum şeyi taşıyamadım. Bugün çok sinirlendim ve ne söyleyeceğimi bilemedim. Bunları söylediğinde insanlığı eksilmesin.

Ülkemde her gün bir evren patlıyor.

Bunu yazıp ardından güzel bir cümle kurarak rahatlamak istemiyorum. Bazı şeyler yazılınca çözülmüyor. İnsan yalnızca neyin içinde yaşadığını biraz daha açık görüyor. Bugün ben de galiba bunu yaptım; içimde birbirine çarpan şeyleri masaya koydum.

Sevgiyi. Güvensizliği. Öfkeyi. Korkuyu. Birine inanma isteğimi. Bir daha yanılmak istemeyişimi.

Bunların arasında hâlâ bu ülkede yaşamak, çalışmak, üretmek, birini sevmek isteyen bir insan var. Sabah uyandığında ilk düşüncesi tedbir olmasın isteyen. Bir haksızlık gördüğünde önce kendi başına ne geleceğini hesaplamak zorunda kalmayan. Birine “Yanındayım” dediğinde bunun ne demek olduğunu bilen.

O insana biraz yer açılsın istiyorum. Kendimde de, yaşadığım yerde de.

Bu akşam çay koyacağım belki.

Telefon yine yanımda duracak, yine bir şey düşecek ekrana. Elim hemen uzanacak, biliyorum. Ama belki bu kez okumadan önce bir an dururum. Sabah öğrendiğim şey hâlâ içimdeyken kendime ne hissettiğimi sorarım. Daha ona cevap veremedim.

Demlenmeye vakit yok.

Ben yine de o birkaç dakikayı istiyorum.

— Akyürek

Bir yazı daha

Tüm yazılar 107