
Çağımız.../ Bazen insan sevildiğini söylenen yerden neden bu kadar yalnız çıktığını anlamıyor.
“Seni seviyorum” deniyor mesela. “Sana çok değer veriyorum.”
Fakat insan bir süre sonra kelimelere değil, onların dünyada kapladığı yere bakıyor.
Bir şey yazıyorsun: sessizlik. Bir şey çiziyorsun: birkaç soğuk kelime. Yaklaşmaya çalışıyorsun: mesafe. Öpüyorsun; öpücüğün ardından ne yapılacağını bilemeyen bir yabancılık kalıyor ortada.
Sonra dönüp düşünüyorsun:
Sevgi ne zaman bu kadar zahmetsiz söylenen ama bu kadar zahmetli gösterilen bir şeye dönüştü?
Belki çağımızın tuhaf hastalıklarından biri bu. Her şeyi metalaştırdığımız gibi sevgiyi de metalaştırdık. İnsanlar artık birbirlerini yalnızca sevmiyor; birbirlerini hayatlarında konumlandırıyorlar. Görünürlüklerine, arzularına, kariyerlerine, heyecanlarına, yalnızlıklarına ve ihtiyaçlarına göre.
İnsan bile bazen bir proje oluyor.
Biraz daha güzel. Biraz daha tanınmış. Biraz daha görünür. Biraz daha arzu edilir.
Sanki hayat yaşanacak bir şey değil de sürekli hazırlanmakta olan bir basın bülteni.
Sonra aklıma o kediyi seven çocuk geliyor.
Bir kediyi severken hiçbir yere yetişmeye çalışmıyordu o çocuk. Kimse görsün diye sevmiyordu. Karşılığında ne alacağını düşünmüyordu. Kedinin onu ne kadar değerli bulduğunu da merak etmiyordu.
Sadece seviyordu.
Belki insan büyürken en çok bunu kaybediyor.
Sevdiği şeye dokunmayı değil; sevgisinin karşılığında kendisine nasıl bir hikâye yazılacağını düşünmeye başlıyor. Bir kedinin başını okşayan çocuğun yalınlığı gidiyor, yerine kendisini sürekli inşa eden yetişkin geliyor.
Ve tuhaf olan şu:
İnsan dünyaya kendisini göstermek için bu kadar uğraşırken, yanı başındaki insanı göremez hâle gelebiliyor.
Belki asıl varoşluk parasızlık değildir. Belki asıl varoşluk, insanın bütün dünyayı kendisine dekor sanmasıdır.
Sevgiyi söyleyip sorumluluğunu almamak. İlgi görmek isteyip ilgi göstermemek. Özlenmek isteyip kimseyi aramamak. Anlaşılmak isteyip kimseyi anlamaya çalışmamak.
Bütün bunların adına özgürlük demek de mümkün elbette.
Ama bazen özgürlük diye anlattığımız şey düpedüz duygusal konforsuzluğa tahammülsüzlüktür.
Çünkü sevmek biraz da rahatsız olmaktır.
Bir başkasının varlığına göre yer değiştirmektir. Bir mesajı cevapsız bırakmamaktır bazen. Birinin yaptığı küçücük şeyi görmektir. Merak etmektir. Hatırlamaktır.
Kısacası insanın kendi merkezinden birkaç santimetre çekilebilmesidir.
Bunun korkaklık mı, hazcılık mı, bencillik mi, çağın hastalığı mı olduğunu bilmiyorum.
Sana da bir teşhis koymak istemiyorum.
Belki gerçekten seviyorsun.
Belki senin sevme biçimin bu.
Fakat insanın sevildiğini sürekli kendisine hatırlatması gerekiyorsa, orada sevginin varlığından çok yokluğu çalışmaya başlıyor.
Ve daha kötüsü şu:
Sağlıklı bir insan, uzun süre böyle bir belirsizliğin içinde kaldığında kendinden şüphe etmeye başlıyor.
“Fazla mı geldim?”“Çok mu yazdım?”“Çok mu hissettim?”“Biraz daha az mı görünmeliydim?”
İşte orada bir başkasının duygusal yetersizliği, senin karakter probleminmiş gibi yaşamaya başlıyor.
Bence insanlar birbirlerine en büyük kötülüklerden birini burada yapıyorlar.
Birini sevmediklerini söylemek yerine onu yarım seviyorlar.
Gitmiyorlar. Ama gelmiyorlar da.
Kaybetmek istemiyorlar. Ama sahip çıkmak da istemiyorlar.
Kapıyı kapatmıyorlar; yalnızca karşıdakini kapının önünde bekletiyorlar.
Belki çağımızın ilişkilerindeki en büyük şiddet bağırmak değil artık.
Belirsizlik.
Çünkü belirsizlik insanı kendi kendisinin dedektifine dönüştürüyor.
Oysa sevgi bu kadar karmaşık olmamalı.
Belki o çocuk bunu bizden daha iyi biliyordu.
Kediyi seviyordu.
Hepsi buydu.
Ne kadar garip; büyüdükçe sevgiyi anlatacak binlerce kelime öğreniyoruz ama bazen bir çocuğun bir hayvana gösterdiği kadarını birbirimize gösteremiyoruz.
Bir gün bütün koşuşturman, projelerin, görünürlüklerin, insanların sana bakıp bakmadığı, seni alkışlayıp alkışlamadığı sustuğunda; kalbin biraz ayıldığında belki dönüp bakarsın.
Ben o gün burada olmayacağım.
Bunun sende büyük bir acı mı, küçük bir şaşkınlık mı, yoksa yine o tanıdık tepkisizlik mi yaratacağını bilmiyorum.
Artık bilmek de istemiyorum.
Çünkü insan bazen birini terk ettiği için değil, kendisini daha fazla terk etmemek için uzaklaşır.
Ben sana kızgın olmaktan çok yoruldum.
Korkaklık mıydı, hazcılık mıydı, insafsızlık mıydı bilmiyorum.
Belki hiçbiri.
Belki yalnızca senin verebildiğin buydu.
Ama benim alabileceğim artık bu değil.
Ve umarım bir gün, bütün o gürültü sustuğunda, kediyi seven o çocuğu yeniden hatırlarsın.
Çünkü belki kaybettiğin şey ben değilimdir.
Belki insanın hiçbir karşılık beklemeden bir şeyi sevebildiği o hâlidir.
Bana düşense seni sevgine ikna etmek değil...
... ... ... Denemeler / Aky 26