Cumartesi akşamı arkadaşlarımla dışarı çıkmak istiyorum.
Hepsi bu.
Ne olağanüstü bir talebim var ne de toplumdan benim yaşam biçimime göre yeniden örgütlenmesini bekliyorum. Biraz yürümek, bir yerde oturmak, sohbet etmek, belki müzik dinlemek, gecenin içinde kendime ait birkaç saat geçirmek istiyorum.
Fakat yaşadığım şehirde bütün bunları yapabilmek için önce başka insanların ciğerlerinden çıkan dumanın arasından geçmem gerekiyor.
Kadıköy’de yürüyorsunuz. Önünüzde biri sigara içiyor. Birkaç adım yavaşlıyorsunuz, duman yine yüzünüze geliyor. Hızlanıyorsunuz, bu kez başka biri. Kaldırım değiştiriyorsunuz. Bir kafeye oturuyorsunuz, yan masada sigara yakılıyor. İçeri geçiyorsunuz; kimi zaman içerisi de farklı değil.
Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki şehirde kendi yolunuzu değil, başkalarının dumanından kaçabileceğiniz güzergâhları seçmeye başlamışsınız.
İnsanın kendi şehrinde nefes alabilmek için sürekli yer değiştirmesi ne tuhaf bir şey.
Daha tuhafı, bunu normal karşılamamız.
Geçenlerde ciddi ciddi gaz maskesiyle sokağa çıkmayı düşündüm. Komik bir görüntü olacağının farkındayım. Belki biraz absürt, hatta gülünç. Ama insanın temel bir ihtiyacını karşılamak için böylesine absürt bir çözümü düşünmesi, yaşadığı toplumsal düzen hakkında bir şey söylemiyor mu?
Üstelik mesele yalnızca koku değil. Sigara dumanının içinde bulunmak istemiyorum. Vücuduma neyin gireceğine başkasının karar vermesini istemiyorum.
Ben sigara içmemeyi seçebiliyorum. Fakat sigara dumanını solumamayı her zaman seçemiyorum.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Özgürlük kelimesini çok seviyoruz. Özellikle de kendi davranışlarımızı savunurken.
Benim hayatım. Benim tercihim. Benim bedenim. Benim keyfim.
Güzel. Peki benim bedenim? Benim ciğerlerim? İstemediğim bir maddeyi solumama hakkım?
John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine’de bireyin özgürlüğüne müdahalenin tek meşru gerekçesini başkalarına verilen zararda arar. İnsan kendi bedeni ve zihni üzerinde egemendir, der Mill; ama bu egemenlik başkasının bedeninin sınırında biter. Aradan yüz altmış yılı aşkın zaman geçti ve biz hâlâ bu basit düşüncenin etrafında dönüp duruyoruz.
Kendi bedeniniz üzerinde söz sahibi olabilirsiniz. Kendi sağlığınız hakkında risk alabilirsiniz. Bağımlılığınızı, alışkanlığınızı, zevkinizi yargılamak gibi bir derdim yok. Ama dumanı üflediğiniz anda tercih yalnızca size ait olmaktan çıkar.
Çünkü dumanın mülkiyeti yoktur.
Sizin ciğerlerinizden çıkar, benim ciğerlerime girer.
Ve siz buna özgürlük dersiniz.
Oysa özgürlük, yalnızca bir eylemi gerçekleştirebilme imkânı sayılmaz; o eylemin başkalarının yaşam alanını ne kadar daralttığıyla da ilgilidir. Bir insanın kendine zarar verme özgürlüğüyle başkasına zarar verme hakkı aynı şey olamaz. Bir alışkanlığın varlığı, o alışkanlığın sonuçlarını başkalarına taşıma hakkı vermez.
İşte ahlak burada başlıyor. Yalnızca yasanın yasakladığı yerde değil; kimsenin sizi denetlemediği, ceza yazmadığı, uyarmadığı yerde. Yapabileceğiniz bir şeyi, başkasını düşündüğünüz için yapmadığınız anda.
Bir toplumun ahlakı, insanların neleri yapabildiğinde değil, başkaları için neleri yapmamayı öğrendiğinde ortaya çıkar.
Modern insan özgürlüğü çoğu zaman sınırsız bir kullanım hakkı gibi yorumluyor. Yapabiliyorsam yaparım. Yasak değilse yaparım. Kimse bir şey demiyorsa yaparım.
Oysa hukuken mümkün olan her davranış ahlaken doğru sayılmaz. Bir restoranda yüksek sesle konuşabilirsiniz. Sokakta telefonunuzdan son ses müzik açabilirsiniz. Kalabalık bir kaldırımın ortasında durabilirsiniz. Her davranışın karşısında sizi durduracak bir polis bulunmaz. Zaten ahlakın varlık nedeni de bu: İnsanların birbirine zarar vermemek için sürekli bir otoriteye ihtiyaç duymadığı bir düzen kurabilmek.
Kant ahlakın sınavını tek bir soruya bağlar: Davranışımın dayandığı ilkeyi herkes için geçerli bir yasa olarak isteyebilir miyim? Bu soruyu bir sigaraya soralım. Herkes kendi keyfini merkeze alsa, herkes kendi sesini, kokusunu, atığını, alışkanlığını başkalarına taşısa nasıl bir dünyada yaşardık?
Böyle bir yerde özgürlüklerin toplamı özgür bir toplum yaratmaz. Yalnızca birbirinin yaşam alanına taşan bireysel arzular yaratır. Sonunda en arsız olan en fazla yeri kaplar, en düşünceli olan sürekli geri çekilir.
Bir toplumda saygılı insanların hayatı, saygısız insanların rahatlığı uğruna daralıyorsa, orada ciddi bir ahlaki sorun vardır.
Rusya’da katıldığım bir festivalde açık havadaydık. Sigara içenler vardı. Otel görevlisi onları belirlenmiş içme alanına yönlendiriyordu. Bir kez değil, gerektiğinde tekrar tekrar.
Önce küçük bir organizasyon ayrıntısı gibi göründü. Üzerinde düşündükçe meselenin sigaradan büyük olduğunu fark ettim. Orada açık hava, herkesin istediğini yapabileceği sahipsiz bir boşluk olarak görülmüyordu. Birlikte kullanılan bir alandı. Kimse sigara içen birine düşmanca davranmıyor, kimse onu dışlamıyordu. Sadece bir sınır çiziliyordu.
Burada içebilirsin. Burada başkalarını etkilersin.
Hepsi bu.
Sonra İstanbul’a dönüyorsunuz. Duman yüzünüze geliyor, masa değiştiriyorsunuz. Sokakta önünüzdeki insanın dumanını solumamak için kaldırım değiştiriyorsunuz. Ve bütün bunların sorumluluğu size bırakılıyor.
Rahatsızlığı üreten yerinde kalıyor. Rahatsız edilen gidiyor.
Bu yalnızca sigaraya özgü bir refleks mi? Sanmıyorum. Gürültü yapanın değil uyuyamayanın çözüm aradığı, ortak alanı kirletenin değil temiz kalmak isteyenin geri çekildiği, sınırı aşanın değil sınır isteyenin sorunlu görüldüğü bir alışkanlıklar dünyasından söz ediyoruz. Sigara dumanı belki de bu büyük meselenin yalnızca görünür hâli.
Dünyanın başka yerlerinde bu sınırı çizmeye çalışanlar var. Tokyo’da pek çok istasyon çevresinde ve kalabalık sokaklarda sigara içmek yerel düzenlemelerle sınırlanıyor, belirlenmiş içme alanları kuruluyor. Singapur’da parklar, oyun alanları ve pek çok ortak açık alan kısıtlama kapsamında. Rusya’da kültür ve spor tesislerinin alanlarında, bazı ulaşım merkezlerinin girişlerinde yasak var. Bu ülkeleri idealize etmiyorum. Ama ortak bir anlayışı önemsiyorum: Açık havada olmak, bir davranışın başkaları üzerindeki etkisini ortadan kaldırmıyor.
Kamusal alan, bireysel arzuların sınırsızca sergilendiği bir yer olamaz. Birlikte yaşamanın sınandığı yerdir.
Kaldırılmadı.
İşin insanı daha fazla öfkelendiren tarafı da bu. Türkiye’de kapalı alanlarda sigara yasağı yıllardır yürürlükte; 2009’dan beri restoranları ve kafeleri de kapsıyor.
Ama bazen bir mekâna giriyorum ve kendime soruyorum: Arkadaş, bu yasak ne zaman kaldırıldı?
Bir tarafta tabelalar, diğer tarafta küllükler. Bir tarafta mevzuat, diğer tarafta dumanla dolmuş masalar. Üzeri kapatılmış, çevresi neredeyse tamamen örtülmüş alanlara açık alan deniyor.
Peki açık olan ne? Tavanın birkaç santimetresi mi? Yoksa kuralların etrafından dolaşma konusundaki toplumsal yaratıcılığımız mı?
Bu yazıyı yazdığım günlerde Sağlık Bakanlığı’nın, restoranların çadır ya da camla çevrilmiş “açık” bölümlerini de kapsayacak yeni bir düzenlemeyi Meclis’e getirmeye hazırlandığı konuşuluyor. Sevindirici. Ama bir şeyi şimdiden biliyorum: Yeni yasa eskisinin kaderini paylaşırsa, yalnızca tabelaların sayısı artar.
Hukukun amacı mekânları sınıflandırmak değil, insanları korumak. Bir hukuk düzeninin başarısı yasak koymasında değil, o yasağın gündelik hayatta bir karşılığı olmasında. Bir kuralın uygulanıp uygulanmayacağı işletmecinin keyfine, müşterinin ısrarına ya da denetimin tesadüfen gelip gelmemesine bağlıysa, o kuralın koruması gereken insan ne yapacak? Her masada yeniden mi tartışacak? Her işletmeye hukuku baştan mı anlatacak?
Bir toplumda temel hakları kullanabilmek için sürekli kavga etmek gerekiyorsa, orada hakların varlığından çok, haklara ulaşmanın maliyetini konuşmak gerekir.
Bir taksiye biniyorsunuz. Şoför önce sizin sigara içip içmediğinizi soruyor. İçmediğinizi söylüyorsunuz. Devam ediyor:
‘Peki ben içsem rahatsız olur musunuz?’
Ne kadar kibar. Ne kadar düşünceli. Neredeyse teşekkür edeceğiz.
Oysa burada tuhaf bir ahlaki terslik var. Taksi bir toplu taşıma aracıdır ve içinde sigara içmek zaten yasaktır. Şoför, aslında izin isteyemeyeceği bir şey için izin istiyor ve yükü yolcuya bırakıyor.
Yolcu şimdi hayır demek zorunda. Rahatsızlığını açıklamak, belki şoförün surat asmasını göze almak zorunda. Kendi bedenini korumak için küçük bir toplumsal gerilime girmek zorunda. Her insan itiraz edemez. Kimi karşısındakini kırmak istemez, kimi tartışmaya girmek istemez, kimi kendini açıklamaktan yorulmuştur.
Buna nezaket diyemem. Nezaket, başkasını kendini savunmak zorunda bırakmamaktır. Bir insanın hakkını kullanabilmesi için önce cesaret göstermesi gerekiyorsa, o hakkın çevresinde ciddi bir toplumsal baskı vardır.
Hiçbir insan temiz hava solumak için bir yabancıyla çatışmak zorunda olmamalı.
Şiddet dediğimizde aklımıza çoğu zaman fiziksel saldırı geliyor. Oysa insanların hayatını daraltmanın çok daha sıradan biçimleri var. Bir başkasının uykusunu sürekli bölmek. Gürültüyle yaşam alanını işgal etmek. Ortak alanı kirletmek. Başkalarını sürekli yer değiştirmeye mecbur bırakmak.
Bunların hepsi aynı ağırlıkta değil. Ama ortak bir eksiklikten besleniyorlar: karşımızdaki insanın varlığını yeterince hesaba katmamak.
Sigara dumanı bu eksikliğin en somut örneği, çünkü görünür. Kokar. Bedeninize girer. Dünya Sağlık Örgütü ikinci el tütün dumanına maruz kalmanın güvenli bir düzeyi olmadığını söylüyor. Açık havada bu maruziyet mesafeye ve havaya göre değişse de, başkasının dumanını solumak istememek estetik bir tercih sayılmaz.
Buna rağmen sorun olarak görülen çoğu zaman sigara içmeyen insanın tavrı oluyor.
Ne kadar hassassın. Ne kadar abartıyorsun. Açık havadayız canım. Bir şey olmaz.
Bu son cümleye özellikle dikkat ediyorum: Bir şey olmaz. Başkalarının sağlığı hakkında ne kadar rahat hüküm verebiliyoruz. Kendi keyfimizin sonuçlarını başkası adına ne kadar kolay önemsizleştirebiliyoruz. Üstelik bedelini kendimiz ödemediğimizde daha da cesur oluyoruz.
Toplumsal hoyratlığın en belirgin işaretlerinden biri bu: Kendi davranışının maliyetini başkasına ödetirken hiçbir ahlaki rahatsızlık hissetmemek.
Bütün bunları sakince anlatmaya çalışıyorum. Ama sakin değilim.
Artık bu meseleden gerçekten yoruldum. Yalnızca dumandan değil; dumanı normalleştiren zihniyetten. Sigara içmeyen insanların sürekli geri çekilmesinden. İşletmelerin müşteri kaybetmemek için kuralları esnetmesinden. Temiz hava isteyen birinin gereksiz bir ayrıcalık talep ediyormuş gibi görülmesinden.
Saçmalığın içinde o kadar uzun süre yaşamışız ki, saçmalığa itiraz eden insan tuhaf görünmeye başlamış.
Bazen öfkem o kadar büyüyor ki içimden kaba bir karşılık vermek geliyor: Madem bedeninizden çıkanı başkasının yüzüne göndermeyi normal buluyorsunuz, aynı saygısızlığı size göstersem ne hissedersiniz? Sonra düşünüyorum. Bunu yapmak, eleştirdiğim davranışın başka bir biçimini üretmek olur. Benim derdim insanların birbirine daha fazla rahatsızlık vermesi değil; birbirimizi biraz daha az rahatsız etmeyi öğrenmemiz.
Ama insanın sürekli kendi öfkesini yönetmek zorunda kalması da ayrı bir yorgunluk. Birileri hiç düşünmeden davranırken, başkaları hem o davranışın sonuçlarını taşıyor hem de tepki verirken ölçülü olmak zorunda kalıyor. Rahatsız edenin rahatlığıyla rahatsız edilenin nezaketi arasında kurulmuş tuhaf bir düzen bu. Ve bu düzende anlayış hep aynı insanlardan bekleniyor.
Öfke tek başına bir çözüm sayılmaz. Ama bazen öfke, uzun süredir normalleştirilmiş bir adaletsizliğin nihayet fark edilmesidir. Ben artık anlayışın tek taraflı bir toplumsal görev olmasını kabul etmiyorum.
Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca ekonomisiyle, yollarıyla, binalarıyla ölçemeyiz. Bazen çok daha küçük davranışlarda ortaya çıkar. Bir insanın sigarasını yakmadan önce çevresine bakmasında. Bir işletmenin, müşteri kaybetme endişesiyle başkasının sağlığını göz ardı etmemesinde. Bir insanın, kendisini sınırlayan bir kuralın başka bir insanı koruduğunu anlayabilmesinde.
Emmanuel Levinas etiğin, başka bir insanın yüzüyle karşılaştığımız anda başladığını söyler. Levinas’a göre o yüzün bize söylediği ilk söz bir yasaktır: Beni öldürme. Yani bana zarar verme. Birinin yüzüne duman üflemek elbette öldürmek değil. Ama o yüzü hiç görmemek, etiğin başlayacağı yerde gözlerimizi kapatmak demek. Cumartesi akşamı istediğim şey de aslında bu kadar basit: Bir arkadaşımın yüzüne bakarak konuşabilmek, aramıza bir duman perdesi girmeden.
Bunun için üniversite bitirmek gerekmiyor. Çok kitap okumak, yabancı dil bilmek, dünyayı gezmek, pahalı restoranlara gitmek de gerekmiyor. Bazen yalnızca başını kaldırıp çevrene bakman ve kendine şunu sorman gerekiyor:
Benim rahatım, şu anda kimin hayatını zorlaştırıyor?
Bu soruyu sormayan insanın ne kadar kültürlü olduğuyla ilgilenmiyorum. Kültür, insanın zihninde taşıdığı bilgiden ibaret değil; başkalarıyla kurduğu ilişkinin niteliği. Hukuk insanın ne yapamayacağını belirler. Ahlak ise yapabileceği hâlde neyi yapmamayı seçtiğinde görünür.
Medeniyet belki de tam burada başlıyor: İnsan, yapabildiği her şeyi yapmamayı öğrendiğinde.
Sigara içen insanlara düşman değilim. Bağımlılığın ne olduğunu, alışkanlıkların insan hayatında nasıl yer ettiğini anlamak zor değil. Ama bir davranışı anlamak, onun bütün sonuçlarına katlanmak zorunda olmak demek değil.
Ekolojist Garrett Hardin 1968’de “Ortak Alanların Trajedisi” adlı bir makale yayımladı. Herkesin hayvanını otlattığı ortak bir mera düşünün, diyordu. Her çoban, meraya bir hayvan daha eklemenin kazancını tek başına alır; bedelini ise herkes paylaşır. Her biri kendi açısından akılcı davranır ve sonunda mera tükenir. Hava da böyle bir meradır. Her sigara, kazancı tek bir kişiye, bedeli herkese ait olan bir hayvan gibi o meraya eklenir.
Beni ilgilendiren, kendi tercihlerinin sonuçlarını başkalarına taşıma hakkını kendinde gören anlayış. Bu anlayış yalnızca sigarayla sınırlı değil; trafikte, gürültüde, kamusal alanın kullanımında, gündelik ilişkilerimizde de karşımıza çıkıyor. Bunun adına özgürlük demek istemiyorum. En hafif ifadeyle, başkalarının varlığına karşı gelişmemiş bir sorumluluk duygusu bu.
Bir insanın özgürlüğü başkasının sürekli geri çekilmesini gerektiriyorsa, orada eşit bir özgürlük ilişkisi yoktur. Birinin konforu diğerinin tahammülüne dayanıyordur. Ve ben artık tahammülün erdem diye pazarlanmasından yoruldum.
Temiz hava bir lüks ya da bir mekânın sunduğu ekstra bir hizmet olamaz. En temel ortak koşulumuz.
Belki artık soruyu tersinden sormanın zamanı geldi: Sigara içmeyenler neden sürekli yer değiştirmek zorunda? Neden dumanı üreten değil, dumandan kaçan özür diliyor?
Ben kimsenin yaşam tarzını yönetmek istemiyorum. Sadece kendi nefesimin başkasının yaşam tarzına teslim edilmesini istemiyorum.
Hiçbir hukuk düzeni, insanın vicdanının bulunması gereken her noktaya bir görevli yerleştiremez. Bir noktada insanın kendi kendini sınırlaması gerekir.
Başkası için.
Tanımadığı biri için.
Bir daha hiç karşılaşmayacağı biri için.
Sadece aynı dünyayı paylaştığı için.
Bir cumartesi akşamı Kadıköy’de yürürken gaz maskesine ihtiyaç duymayacağım bir şehir istiyorum. Bunun 2026 yılında hâlâ tartışılması gerekiyorsa, mesele artık yalnızca sigara değildir.
Mesele, birbirimizin varlığını ne kadar ciddiye aldığımızdır.
— Akyürek
Senden birkaç cümle.
Bu yazı sende ne düşündürdü? Yorumlar onaylandıktan sonra görünür.