Deneme · Akyürek

Zihnin Kütüphanesi

Bir düşünceye sahip olmak ile o düşüncenin nereden geldiğini bilmek arasında

9 dakikalık okuma

Bir düşünceye sahip olmakla o düşüncenin nasıl oluştuğunu bilmek arasında, insanın özgürlüğünü belirleyen görünmez bir mesafe olduğunu düşünüyorum. Bu mesafe çoğu zaman fark etmediğimiz bir yerde duruyor: bir düşünceyi kendimizin ürettiğini sandığımız yerle, yıllardır zihnimize yerleşmiş bilgileri, deneyimleri ve alışkanlıkları tekrar ettiğimiz yer arasında.

Spinoza bunu üç yüz elli yıl önce söylemişti. İnsanlar kendilerini özgür sanır, diyordu, çünkü isteklerinin farkındadırlar ama o istekleri belirleyen nedenlerden habersizdirler. Havaya atılmış bir taş düşünebilseydi, kendi iradesiyle düştüğünü sanırdı. Bu cümle beni hâlâ rahatsız ediyor. Bana, özgürlüğün nedenleri görebildiğimiz yerde başladığını söylüyor.

Hayatım boyunca insanların ne düşündüğünden çok, neden öyle düşündüklerini merak ettim. Bir insanın söylediği cümlenin arkasında bir geçmiş vardır: öğrenilmiş bilgiler, unutulmuş deneyimler, çocukluk anıları, korkular, beklentiler, kültürel kodlar ve bazen insanın kendisinin bile farkında olmadığı çağrışımlar.

Bu yüzden bir düşüncenin yalnızca sonucuyla ilgilenmek bana hiçbir zaman yetmedi. Başlangıcını da merak ediyorum. Bu düşünce nereden geldi, hangi deneyim onu besledi? Ve aynı düşünce başka bir başlangıç noktasından ele alınsaydı, yine aynı sonuca mı varırdı?

Bazen bir düşünceyi değiştirmek için cevabı değil, sorunun kendisini değiştirmek gerekir.

01Her Zihin Ayrı Bir Kütüphane

Zihnimi zaman zaman büyük bir kütüphane gibi düşünüyorum. İçinde sayısız kitap var ama hepsi aynı düzende durmuyor.

Bazı raflarda çocukluğum var. Bazılarında unutmaya çalıştığım ama davranışlarımı hâlâ etkileyen deneyimler. Bir tarafta sevgi, başka bir tarafta korku, güven, utanç, heyecan ve belirsizlik.

Üstelik bu kütüphane sabit değil. Yeni bilgiler geldikçe değişiyor; bazı bağlantılar güçleniyor, bazıları zayıflıyor. Yeni bir deneyim, eski bir düşüncenin anlamını bütünüyle değiştirebiliyor.

Borges'in "Babil Kütüphanesi" öyküsü aklıma geliyor. Olası bütün kitapları barındıran sonsuz bir kütüphane; içinde dolaşan kütüphaneciler ömürlerini bütün öteki kitapların anahtarı olan o tek kitabı, katalogların kataloğunu aramakla geçiriyor. Bulamıyorlar. Kendi zihnim için de böyle bir katalog olmadığını biliyorum. Ama raflar arasında dolaşmayı bırakırsam, hangi kitabın beni nereye götürdüğünü hiç öğrenemem.

Mesele kütüphanede kaç kitap bulunduğu değil. Kitapların nasıl dizildiği, hangileri arasında bağ kurulduğu, hangisinin hangi koşulda hatırlandığı ve hatırlananın nasıl yorumlandığı.

İki insan aynı kitabı okuyabilir, aynı cümleyi duyabilir, aynı olayın içinde bulunabilir ve bütün bunları bambaşka anlamlandırabilir. Çünkü dışarıdan gelen bilgi zihinde boş bir odaya yerleşmez. Önceden kurulmuş bağlantılarla karşılaşır.

Gadamer buna önyargı diyordu ve kelimeyi kötü anlamında kullanmıyordu. Ona göre önyargılardan arınmış bir zihin yoktur; anlamaya hep zaten taşıdığımız bir şeyle başlarız. Mesele önyargıları silmekten çok, onları görünür kılmak ve karşımızdakinin söylediğiyle sınanmalarına izin vermek.

Birinin özgürlük olarak gördüğü şeyi başka biri tehdit olarak görebilir. Birinin sevgi olarak yorumladığı davranış, bir başkasının geçmişinde baskıyla ilişkilendirilmiş olabilir. Sonra bu insanlar konuşmaya başlar. Aynı kelimeleri kullanırlar, birbirlerini anladıklarını sanırlar. Oysa her biri kendi kütüphanesindeki anlamlarla konuşuyordur.

Wittgenstein, bir kelimenin anlamını sözlükte aramak yerine nasıl kullanıldığına bakmamız gerektiğini söylerken belki tam olarak bunu görüyordu. "Sevgi" iki insanın ağzında aynı ses; ama iki ayrı hayatta, iki ayrı biçimde kullanılmış bir kelime. Gerçek iletişim belki de karşımızdakinin kelimelerinin onun hayatında neye karşılık geldiğini merak ettiğimiz yerde başlıyor.

02Sorunun Başladığı Yer

Bir düşüncenin başlangıç noktası, varabileceğimiz sonuçları büyük ölçüde belirliyor.

"İnsanlar neden cahil?" diye sorabilirim. Bu soru beni insanların eksiklerini araştırmaya yöneltir. "İnsanlar nasıl öğreniyor?" diye sorarsam başka bir alan açılır: öğrenmenin koşulları, imkânları, engelleri. İki soru aynı konunun etrafında dolaşıyor gibi görünür ama aynı yere çıkmazlar. Başlangıçta kullandığımız kavramlar, hangi ihtimalleri görebileceğimizi baştan seçer.

Bir insana kibirli dediğimde, davranışına bir isim vermiş olurum ama onu açıklamış olmam. Gerçekten kendini başkalarından üstün mü görüyor? Yetersizlik duygusunu mu gizliyor? Yoksa benim kibir diye okuduğum şeyin bambaşka bir açıklaması mı var?

Bu soruları sormadan verdiğim hüküm, karşımdaki insan hakkında olduğu kadar benim düşünme biçimim hakkında da bilgi verir.

Bir şey hakkında fikir sahibi olmakla o fikrin dayandığı gerekçeleri sınamak ayrı işler. Doğru soruyu sormak da tek başına yetmiyor. Bazen en iyi soru, içinde sakladığı varsayımı fark edebildiğimiz sorudur. Bu yüzden yalnızca cevaplarımın değil, sorularımın da sorgulanabilir olması gerektiğini düşünüyorum.

03Zihnin Hatırladığı, Bedenin Yetişemediği Yer

Uzun bir aradan sonra kemanı yeniden elime aldığımda, zihnimdeki kıvılcımların hâlâ yerli yerinde olduğunu hissettim. Müzik oradaydı. Sesler, hareketler, aralarındaki ilişkiler… Zihnim nereye gitmek istediğini biliyordu. Parmaklarım yalnızca ona yetişemiyordu.

Bu beni şaşırtmadı. Bedenimin o hareketlere yeniden alışmasının zaman alacağını biliyordum. Ne kadar çalışırsam hangi seviyeye geleceğimi kesin olarak hesaplayamasam da, öğrenilmiş bir beceriyle onu yeniden icra edebilmek arasındaki mesafeyi tanıyordum. Uzun süre çalmayan bir müzisyen öğrendiği her şeyi kaybetmez. Bir şey gider, bir şey kalır.

Ama tam orada başka sorular açıldı. Bir enstrümanda istediğini çalabilmek ne demek? Parmakların kusursuz çalışması mı, zihninde duyduğun müziği bedene geçirebilmek mi, yoksa bütün bu tekniğin ötesinde müziğin ne söylediğini anlayabilmek mi? İnsan bildiği bir şeyi yapamadığında gerçekten neyi kaybetmiş olur?

Beyin bir kas sayılmaz ama deneyimle değişir; nörobilimin plastisite dediği şey biraz da bu. Bir şeyi hatırlamaya çalışmak, onu yeniden görmekten farklı bir iş. Hatırlamak için çabaladığımız şey zihinde daha derin bir yere yerleşiyor. İnsan zihinsel çabasını bütünüyle dışarıya devrettiğinde bazı düşünme yollarını kullanmamaya başlıyor. Kullanılmayan yolu da zamanla ot basıyor.

Bu soruların her biri başka bir araştırmanın başlangıcı olabilirdi. Ama kendime bir sınır koymam gerektiğini de biliyorum. İnsan zihni neredeyse her şeyden başka bir şeye bağlantı kurabilir: Bir keman hareketinden belleğe, bellekten kimliğe, kimlikten bilince, bilinçten özgürlüğe varabiliriz. Oysa iki kavram arasında bağ kurabiliyor olmamız, o bağın gerçek ya da anlamlı olduğunu kanıtlamaz.

Esneklik gerekir; bir fikrin içinde katılaşmadan başka ihtimallere geçebilmeliyiz. Ama esneklik kendi başına bir doğruluk ölçütü sayılmaz. İnsan, sonsuzluğun içinde kendine bir yer ararken her şeyin her şeyle ilişkili olduğu düşüncesine kapılabilir. Kendi kurduğu bağlantıların güzelliğinden etkilenip onları sorgulamayı unutabilir.

Benim için düşünsel dürüstlük burada başlıyor. Kurduğum bir bağın etkileyici olması onu doğru yapmaz. Bir açıklamanın bana iyi hissettirmesi de gerçeği temsil ettiğini göstermez.

Kemanı yeniden elime aldığımda parmaklarımın henüz zihnime yetişemediğini kabul edebiliyordum, çünkü bildiğimi bildiğim, yapamadığımı yapamadığım yerden değerlendirebiliyordum. Belki düşüncelerime karşı da aynı dürüstlüğü göstermeliyim. Zihnimde bir bağlantının oluşması, onu yeterince anladığım anlamına gelmiyor.

Düşüncelerimin özgür olmasını istiyorum. Her yere sıçrayabilsinler, her soruyu sorabilsinler, hiç düşünmediğim bağlantıları kurabilsinler. Yeter ki bu özgürlük beni gerçeğe karşı sorumsuz kılmasın.

Bazen insanın düşüncesine koyması gereken sınır, düşünme yeteneğinin yetersizliğinden doğmaz. Kendi düşüncesine duyduğu hayranlığın gerçeğin önüne geçmesine izin vermemekten doğar.

04Zihnin Kendisine Dönmesi

İnsan yalnızca düşünmez; düşündüğünü de düşünebilir. Bir düşüncesinin hangi varsayımlara dayandığını, hangi duygulardan beslendiğini ve ne kadar güvenilir olduğunu tartabilir. Psikolojinin metabiliş dediği bu kapasite, benim için insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin en önemli boyutlarından biri.

Bir düşüncenin doğru olduğuna inanmakla ona neden inandığını bilmek ayrı şeyler. İnsan kendini haklı hissedebilir; ama haklı hissetmek haklı olmanın kanıtı olmaz. Bir fikir ona apaçık gelebilir; ama açıklık hissi, o fikrin bütün varsayımlarının sağlam olduğunu göstermez. Bir davranışını tamamen bilinçli seçtiğini düşünebilir; oysa o seçimde alışkanlıkların, eski öğrenmelerin ve duyguların da payı vardır.

Descartes bir gün bütün inançlarını yıkıp her şeyi sağlam bir temelden yeniden kurmak istemişti. Bu cesaretin bir güzelliği var. Ama ben kütüphanemi boşaltıp sıfırdan doldurabileceğime inanmıyorum. Yapabileceğim şey, katalog sistemini öğrenmeye çalışmak.

Hangi düşünce hangi raftan geliyor? Hangisini yalnızca duyduğum için biliyorum? Hangi fikri hiç sınamadan benimsedim? Ve hangi düşünceyi, kimliğimin bir parçası olduğu için koruyorum?

05Kesinliğin Rafı

Zihnin kendi işleyişine bakması beni kesinlik meselesine getiriyor. İnsanın düşünsel gelişimini en çok durduran şey bilgisizlik olmayabilir. Bilgisinin sınırlarını olduğundan geniş görmesi olabilir.

Sokrates, kâhin onu en bilge insan ilan ettiğinde şaşırmıştı. Sonunda şu sonuca vardı: Kendisini başkalarından ayıran tek şey, bilmediği şeyleri bildiğini sanmamasıydı. Montaigne ise yüzyıllar sonra bastırdığı madalyaya tek bir soru kazıttı: "Ne biliyorum?" İkisi de bir cevabı değil, bir soruyu taşımayı seçmişti.

Bir şeyi bilmek değerlidir. Ama bildiğimizi düşündüğümüz şeyin kapsamını yanlış ölçmek bizi yeni bilgilere kapatabilir. Birkaç kavram öğrenen biri bütün bir alanı anladığını düşünebilir; aynı konu üzerinde yıllarca çalışan biri ise cevapsız soruların ne kadar çoğaldığını görür. Bilginin miktarıyla, insanın kendi bilgisi hakkındaki yargısı ayrı şeyler.

Kesinlik hissi bilgiye çok benziyor. Aynı sıcaklığı, aynı rahatlığı veriyor. Belki de en tehlikeli kitaplar, kütüphanemizde en iyi bildiğimizi sandığımız ve bu yüzden bir daha hiç açmadığımız kitaplardır.

Benim için gerçek mesele burada. Ne bildiğimi biliyor muyum? Düşüncemi değiştirecek kanıtı gördüğümde onu tanıyabiliyor muyum? Bir tartışmayı kazanmak yerine gerçeğe yaklaşmayı isteyebiliyor muyum?

Zihinsel olgunluk belki de güçlü fikirler üretmekten çok, kendi fikirlerine karşı da eleştirel kalabilmek. Yoksa bilgi, insanı geliştirmek yerine kendini başkalarından üstün hissettiren bir araca dönüşüyor.

06Zihinsel Esneklik

Düşüncelerimizin kökenini anlamaya başladığımızda onları değiştirebilme ihtimali de doğuyor. Ama bir düşünceyi değiştirmek kolay olmuyor, çünkü düşüncelerimiz yalnızca bilgiden oluşmuyor. Kimliğimize, geçmişimize, duygularımıza ve ait olduğumuz topluluklara bağlılar.

Yıllarca savunduğu bir fikrin yanlış olduğunu öğrenen biri yalnızca bilgisini güncellemez. Kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi de yeniden yazmak zorunda kalır. Bazen insanın bir fikri bırakamaması, o fikri seven eski kendisini bırakamamasıdır.

Bu yüzden zihinsel esnekliği çok önemsiyorum. Ama esneklik her yeni bilgiyle savrulmak demek olmuyor. Ne zaman fikrini koruyacağını, ne zaman değiştireceğini tartabilmek demek. Düşünceni terk edebilecek cesaret kadar, yeterli gerekçe yokken onu savunabilecek tutarlılık da gerekiyor.

Kendime sık sık şu soruyu soruyorum:

Ben bu düşünceyi doğru olduğu için mi savunuyorum, yoksa uzun zamandır savunduğum için mi doğru olduğuna inanmak istiyorum?

Bu soruyu sormak bile her zaman kolay değil, çünkü insan kendi zihninin karşısında tarafsız duramaz. Düşünsel dürüstlüğü ben biraz da bu imkânsız tarafsızlığa yaklaşma çabası olarak görüyorum.

07Başkasının Kütüphanesi

Kendi zihnimi anlamaya çalıştıkça, başkalarının zihinlerinin ne kadar farklı olabileceğini daha çok düşünüyorum. Aynı dünyada yaşıyoruz ama onu aynı biçimde deneyimlemiyoruz.

Bir insanı anlamak, onun cümlelerine kendi anlamlarımızı yüklemekten fazlasını istiyor. Gerçek dinleme, karşımızdakinin düşüncesine kendi zihnimizde bir karşılık bulmakla bitmiyor; onun ne demek istediğini araştırmayı da gerektiriyor. Bazen hemen cevap vermemek. Bazen bir kelimeyi neden seçtiğini sormak. Bazen de onun düşüncesine katılmasak bile, o düşünceye nasıl vardığını anlamaya çalışmak.

Başkasının kütüphanesine misafir olmak böyle bir şey: rafları kendi düzenimize göre değiştirmeden, kitapların neden orada durduğunu sormak.

Anlamak onaylamak anlamına gelmiyor. Bir düşüncenin kökenini araştırıp yine de o düşüncenin yanlış olduğunu savunabiliriz. Bir davranışın neden gerçekleştiğini anlamaya çalışırken zararlarını da açıkça söyleyebiliriz. Anlamakla onaylamak arasındaki bu ayrım, eleştirel düşünceyi de insan sevgisini de aynı anda korumamızı sağlıyor.

08Sonuç: Kütüphanenin Sahibi Kim?

Başladığım soruya dönüyorum. Düşüncelerim gerçekten bana mı ait? Yoksa geçmişimden ve çevremden gelen sayısız etkinin ürünleri mi?

Bu soruya tek bir cevap vermek istemiyorum. Zihnimdeki her düşünceyi ben seçmedim. Ama bazılarını tartabilir, sınayabilir ve yeniden düzenleyebilirim.

Kütüphanemizdeki her kitabı biz yazmadık. Bazılarını çocukluğumuz yerleştirdi, bazılarını ailemiz, okullarımız, arkadaşlarımız. Bazılarını okuyup benimsedik, bazılarını hiç sorgulamadık, bazılarını unuttuğumuzu sandık.

Otto Neurath bir keresinde bilgimizi denizdeki bir gemiye benzetmişti: Gemiyi hiçbir zaman bir limana çekip sökemiyoruz; onu açık denizde, üzerinde yaşarken, tahta tahta yeniden yapmak zorundayız. Kütüphane için de bu geçerli. Kapıları kapatıp rafları boşaltamıyoruz. İçinde yaşarken bir kitabı indiriyor, bir başkasını yerine koyuyoruz.

Belki de düşünsel özgürlük, bütün kitapları kendimiz yazmış olmakta yatmıyor. Hangi kitabın neden orada durduğunu sorabilmekte ve gerektiğinde raflarımızı yeniden düzenleyebilmekte yatıyor.

Spinoza'nın taşı kendini özgür sanıyordu, çünkü düşüşünün nedenlerini bilmiyordu. İnsan ondan bir adım ileride durabilir: nedenlerini tamamen bilemese de onları sormaya devam edebilir.

Ve belki insanın kendini tanıması, bu kütüphanenin sonuna varması değildir. İçinde henüz açmadığı kapılar olduğunu fark etmesidir.

— Akyürek

Bu yazıyı paylaş

WhatsAppXFacebookLinkedIn

Senden birkaç cümle.

Bu yazı sende ne düşündürdü? Yorumlar onaylandıktan sonra görünür.

Onaylandığında adın ve yorumun herkes tarafından görülebilir.