Deneme · Akyürek

Yanılabilme Cesareti

Düşüncenin düşünülmesi ve bilincin sorumluluğu üzerine

  1. 01Bir Fikre Sahip Olmak, Bir Fikrin Bize Sahip Olması
  2. 02Sertleşmek Değil, Keskinleşmek
  3. 03Farkındalık ve Özgürlük
  4. 04İnsan Kendisine Ne Kadar Hâkimdir?
  5. 05Düşünmenin Ahlaki Sorumluluğu
  6. 06Bilgelik ve Belirsizlik
  7. 07İnsan Kendisini Tamamlayabilir mi?
  8. 08Yanılıyor Olabilirim

12 dakikalık okuma

İnsan zihninin en olağanüstü özelliklerinden birinin, kendi düşüncelerini yeniden düşünebilmesi olduğuna inanıyorum.

İlk bakışta sıradan görünüyor. Bir düşünce üretiyoruz, onu tartıyoruz, başka bir düşünceyle karşılaştırıyoruz. Ama bunun içinde çok önemli bir ihtimal saklı: İnsan kendi düşüncesini bir gerçeklik olarak kabul etmek yerine, onu inceleyebileceği bir nesneye dönüştürebiliyor.

Bir düşünceye inanırken neden inandığını sorabiliyor. Bir duyguyu yaşarken, o duygunun ona fısıldadığı yorumların ne kadar güvenilir olduğunu tartabiliyor. Bir fikri savunurken, o fikrin yanlış olabileceğini de hesaba katabiliyor.

Hannah Arendt düşünmeyi, Platon'dan ödünç aldığı bir ifadeyle, insanın kendisiyle yaptığı sessiz bir konuşma olarak tarif eder. Düşünen insan bir anlığına ikiye bölünür: Bir yanı konuşur, öteki dinler ve itiraz eder. Arendt'e göre kötülüğün en sıradan biçimleri bile çoğu zaman bu iç konuşmanın susmasıyla başlar. İnsan kendine soru sormayı bıraktığında, ona verilen cevapları da sorgulamadan taşımaya başlar.

Bütün bunlar bana düşüncenin yalnızca bir sonuç üretme işi olmadığını gösteriyor. Düşünce, o sonucun nasıl üretildiğini araştırmayı da içeriyor.

İnsanın kendi zihniyle kurabileceği en önemli ilişki belki de burada başlıyor: düşüncenin içinden çıkıp ona dışarıdan bakabildiği o kısa anda.

01Bir Fikre Sahip Olmak, Bir Fikrin Bize Sahip Olması

Bir fikre sahip olmakla bir fikrin bize sahip olması arasında çok önemli bir fark var.

Önce bir düşünceyi öğreniyoruz. Sonra benimsiyoruz. Ardından hayatımızın farklı alanlarında savunmaya başlıyoruz. Ona emek veriyoruz, başkalarına anlatıyoruz; belki onun etrafında ilişkiler kuruyor, kararlar alıyor, kendimize bir kimlik örüyoruz. Bir süre sonra düşünce, doğru olduğuna inandığımız bir önerme olmaktan çıkıp kendimizi tanımlama biçimimizin parçasına dönüşüyor.

O noktadan sonra düşüncenin yanlış olduğunu kabul etmek, yalnızca bir bilgiyi değiştirmek olmuyor. Kendimiz hakkında yıllardır kurduğumuz bir yapıyı sökmek oluyor. Fikre yöneltilen eleştiriyi kişiliğimize yöneltilmiş bir saldırı gibi yaşıyoruz. Tuttuğu takıma yapılan eleştiriyi kendine yapılmış sayan bir taraftar gibi.

1950'lerde psikolog Leon Festinger ve arkadaşları, dünyanın belirli bir gece sular altında kalacağına inanan küçük bir topluluğa sızdı. Beklenen gece geldi ve hiçbir şey olmadı. Festinger'in gördüğü şey şaşırtıcıydı: Topluluğun en bağlı üyelerinin birçoğu inançlarından vazgeçmedi. Tam tersine, o güne kadar dikkat çekmekten kaçındıkları hâlde, inançlarını başkalarına anlatmaya ve yaymaya başladılar. İnsan bir fikre ne kadar çok şey yatırdıysa, o fikir çürütüldüğünde ona o kadar sıkı sarılabiliyor. Festinger bu gerilime bilişsel çelişki adını verdi.

Bunu başkalarında görmek kolay, kendimizde görmek zor. Başkasının çelişkilerini görüyoruz ama kendi çelişkilerimize gerekçeler buluyoruz. Başkasının hatasını karakteriyle, kendi hatamızı koşullarla açıklıyoruz. Başkasının fikrine önyargı, kendi fikrimize bilgi diyoruz. Ve bütün bunları yaparken kendimizi son derece mantıklı buluyoruz.

Francis Bacon dört yüz yıl önce zihnin yanılgılarını putlara benzetmişti. Bunlardan birine "mağara putları" diyordu: Her insanın kendi yetişmesinden, okuduklarından, alışkanlıklarından örülmüş kendine ait bir mağarası vardır ve dünyanın ışığı ona o mağaranın duvarlarında kırılarak ulaşır. Bacon'ın uyarısı, bu mağaradan bütünüyle çıkabileceğimiz değildi. Duvarların orada olduğunu unutmamamızdı.

Belki de insanın kendini en çok sorgulaması gereken an, kendi haklılığından hiç şüphe duymadığı andır.

02Sertleşmek Değil, Keskinleşmek

Burada kendim için önemli bulduğum bir ayrım var: Sertleşmek istemiyorum, keskinleşmek istiyorum.

Sertleşen zihin kendini korumak için sınırlarını kalınlaştırır. Eleştiriyi tehdit olarak algılar, yeni bilgiyi mevcut düşüncesine uymadığı için reddeder. Keskinleşen zihin ise ayrımları daha dikkatli yapmaya çalışır. Bir düşüncenin güçlü ve zayıf yanlarını birbirinden ayırır. Kendisini rahatsız eden bir eleştirinin içinde doğru bir taraf olup olmadığını araştırır. Bir fikri korumakla ona körü körüne bağlanmak arasındaki farkı görür.

Amerikalı filozof Charles Peirce aklın ilk kuralını tek bir cümleyle koymuştu: Araştırmanın yolunu tıkama. Sertleşen zihin tam olarak bunu yapar. Bir soruyu cevapladığını sandığı yerde kapıyı kilitler ve anahtarı da atar.

Benim için zihinsel gelişimin en önemli işaretlerinden biri, insanın kendi fikirlerini riske atabilmesi. Kendisinden farklı düşünen birini gerçekten dinleyebiliyor mu? Yoksa her karşılaşmayı kendi doğruluğunu kanıtlaması gereken bir mücadeleye mi çeviriyor? Yalnızca doğrulanmak isteyen bir zihin, gerçeği araştırmayı bırakıp kendini korumaya başlar. İnsan bazen bilmediği için değil, bildiğinden fazla emin olduğu için öğrenmeyi bırakır.

John Stuart Mill bunu yüz altmış yıl önce şöyle söylemişti: Bir meselede yalnızca kendi tarafını bilen, o mesele hakkında çok az şey bilir. Mill'e göre karşı görüşü en güçlü hâliyle, onu gerçekten savunan birinin ağzından duymadıkça kendi görüşümüzü de tam anlamıyla bilemeyiz. Keskinleşmek, karşı fikri yenmeden önce onu anlamayı da gerektiriyor.

Karl Popper bilimin gücünü tam burada görüyordu. Ona göre bilgi doğrulandıkça değil, yanlışlanmaya açık kaldıkça ilerler. Popper bir adım daha atar: Yanlış bir varsayımla yaşayan canlı o varsayımla birlikte ölür; insan ise hipotezlerini kendi yerine ölmeye bırakabilir. Bir fikir kimliğimize dönüştüğünde bu mümkün olmuyor; fikir ölürse bir parçamızın da öleceğini sanıyoruz. Keskinleşmek biraz da bu: fikirlerimizi, bizim yerimize ölebilecekleri kadar kendimizden ayrı tutabilmek.

Ama esneklik, karşılaştığımız her düşünceye göre şekil değiştirmek demek olmuyor. Bir fikri değiştirmek her zaman gelişim sayılmaz; insan yanlış bir düşünceyi başka bir yanlış düşünceyle de değiştirebilir. Önemli olan yalnızca değişebilmek değil, değişimin hangi gerekçelere dayandığını bilmek.

Bir fikre yıllarımızı vermiş olmamız, onu ömür boyu savunmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazen insanın büyümesi, eski bir yanılgısını bırakabildiği yerde görünür olur.

Burada kendimi de uyarmam gerekiyor. Başkalarının sertliğini görebildiğimi düşünmek, benim sertleşmediğim anlamına gelmiyor. İnsan, başkalarının yanılgılarını fark etme becerisini kendi üstünlüğünün kanıtına çevirdiğinde, eleştirdiği şeyin ta kendisine dönüşebilir.

Düşünsel cesaret belki de hiç yanılmamak değil; yanıldığımızda kendimizi kaybetmeden yeniden başlayabilmek.

03Farkındalık ve Özgürlük

Bütün bunlar beni daha büyük bir soruya getiriyor: Bir insan düşüncelerinin nereden geldiğini anladığında gerçekten özgürleşmiş olur mu?

Çocukluğundan taşıdığı bir korkuyu fark eden biri, o korkunun etkisinden kurtulmuş mudur? Bir düşüncesinin içinde büyüdüğü toplumdan geldiğini anlayan biri, artık o toplumdan bağımsız düşünebilir mi?

Bence yalnızca fark etmek bunu sağlamıyor. Farkındalıkla özgürlük arasında bir bağ var ama ikisi aynı şey değil. Bir insan neden öfkelendiğini anlayıp yine de öfkesini yönetmekte zorlanabilir. Neden onay aradığını fark edip yine de başkalarının bakışına bağımlı kalabilir. Bir davranışını yanlış bulup onu değiştirecek alışkanlıkları henüz geliştirememiş olabilir.

Bu, felsefenin en eski tartışmalarından biri. Sokrates kimsenin bile bile kötülük yapmayacağını, doğruyu bilenin doğruyu yapacağını düşünüyordu. Aristoteles buna itiraz etti. Ona göre insan neyin doğru olduğunu bilip yine de başka türlü davranabilirdi; Yunanlar buna akrasia, irade zayıflığı diyordu. Aristoteles'in cevabı basit ama ağırdı: Erdem bir bilgi gibi öğrenilmez, bir alışkanlık gibi edinilir. Adil davranarak adil, cesur davranarak cesur oluruz.

Bunu en iyi kemanı uzun bir aradan sonra yeniden elime aldığımda anlamıştım. Zihnim nereye gitmek istediğini biliyordu; parmaklarım yalnızca ona yetişemiyordu. Bildiğimi bilmem, onu yapabilmeme yetmiyordu. Farkındalıkla dönüşüm arasındaki mesafe biraz buna benziyor: Müzik zihinde hazırdır, ama parmakların onu yeniden öğrenmesi zaman ister.

Fark etmek, zihnimizde işleyen bir mekanizmayı görünür kılabilir. Ama dönüşüm çoğu zaman eylem, tekrar, zaman ve uygun koşullar ister. Farkındalık direksiyonun varlığını görmek gibi. Sorumluluk ise onu tutup nereye gideceğimizi düşünmeye başlamak.

Üstelik insan, içinde yaşadığı koşulların hepsini seçmiyor. Doğduğumuz aileyi, çocukluğumuzdaki birçok deneyimi, yetiştiğimiz toplumun koşullarını belirlemiyoruz. Bu yüzden herkesten aynı imkânlara sahipmiş gibi davranmasını bekleyemeyiz. Özgürlük belki koşullardan bütünüyle bağımsız olmak değil; koşullarımızın farkına vararak sahip olduğumuz hareket alanını biraz daha genişletebilmek.

Farkındalık tek başına özgürlük sayılmaz. Ama özgürlüğe doğru atabileceğimiz adımların nerede başladığını görmemizi sağlar.

04İnsan Kendisine Ne Kadar Hâkimdir?

İnsan zihnini düşündükçe kontrol kavramını da yeniden düşünmek zorunda kalıyorum. İnsan, kendi zihninin dışında duran bir yönetici sayılmaz. Düşüncelerimiz, duygularımız, alışkanlıklarımız ve bedenimizle birlikte var oluyoruz. Her düşünceyi bilinçli seçmiyoruz, her duyguyu istediğimiz anda değiştiremiyoruz.

Yine de bu, insanın kendini geliştiremeyeceği anlamına gelmiyor. İnsan öğrenebilir, yeni alışkanlıklar edinebilir, davranışlarını gözlemleyebilir. Kendini daha iyi tanıdıkça bazı tepkileriyle arasına bir mesafe koyabilir.

Epiktetos, Elkitabı'na şu ayrımla başlar: Bazı şeyler bizim elimizdedir, bazıları değildir. Yargılarımız, isteklerimiz, kaçındıklarımız bizimdir; bedenimiz, malımız, itibarımız değildir. Aradan neredeyse iki bin yıl geçti ve bu ayrım bana hâlâ bir şey hatırlatıyor: Kendine hâkim olmak her şeyi kontrol etmekten çok, neyin elimizde olduğunu doğru görebilmek.

Bu yüzden kendini yönetmeyi, zihne mutlak biçimde hâkim olmak olarak görmüyorum. Kendini yönetmek, kendi hayatımızın oluşumuna daha bilinçli katılabilmek. Bir öfkeyi hiç hissetmemek yerine o öfkeyle ne yapacağımızı tartabilmek. Bir korkudan bütünüyle kurtulmak yerine onun kararlarımız üzerindeki etkisini görebilmek. Yanıldığımızda düşüncelerimizi yeniden düzenleyebilmek. Ve kendimizi geliştirmeyi bir üstünlük gösterisine dönüştürmeden sürdürebilmek. Zihinsel gelişim yalnızca kapasitemizi büyütmek değil; o kapasiteyi nasıl kullandığımızla da ilgili.

05Düşünmenin Ahlaki Sorumluluğu

Düşüncelerimiz yalnızca zihnimizde kalmıyor. Sözcüklere, kararlara, davranışlara dönüşüyor ve başka insanların hayatlarına dokunuyor. Bu yüzden düşünmenin yalnızca bilişsel değil, ahlaki bir boyutu olduğuna inanıyorum.

İngiliz matematikçi William Clifford, 1877'de yazdığı bir denemede bir gemi sahibinin hikâyesini anlatır. Adam, göçmenleri taşıyacak eski gemisinin denize dayanıklı olup olmadığından şüphe eder. Sonra bu şüpheyi bastırır: Gemi bugüne kadar nice fırtınadan sağ çıkmıştır, bu yolculuktan da çıkacaktır. İçtenlikle inanır. Gemi yolda batar. Clifford'un sorusu şudur: Adam inancında samimi olduğu için masum mudur? Cevabı hayırdır. Adam o inancı sabırlı bir araştırmayla kazanmamış, şüphesini susturarak edinmiştir. Clifford bir adım daha ileri gider: Gemi batmasaydı bile adam aynı ölçüde sorumlu olurdu.

Clifford'un ölçüsü bana fazla sert geliyor. Herkesin bilgiye erişimi, öğrenme koşulları ve zihinsel imkânları aynı değil; insanların gerçek koşullarını görmeden düşünsel sorumluluğu tartamayız. Ama özündeki uyarıyı doğru buluyorum. Bir düşüncenin nereden geldiğini bilmemek başka bir şey; o düşüncenin başkalarına zarar verebileceğini fark ettiği hâlde onu hiç sorgulamamak başka bir şey.

Bu sorumluluk en çok başka bir insanı yargıladığımız anda sınanıyor. Empatiyi yalnızca karşımızdakinin duygusunu hissetmeye çalışmak olarak görmüyorum. Empati biraz da kendi bakış açımızın sınırlı olabileceğini, karşımızdakinin dünyasında bizim henüz bilmediğimiz deneyimler bulunduğunu kabul etmek. Bir insanı yalnızca hatalarının toplamı olarak gördüğümüz an, onun hakkında yanılmaya en yakın olduğumuz andır.

İnsan, sahip olduğu imkânlar ölçüsünde kendi düşüncelerini sorgulamakla yükümlü. Çünkü yanılgılarımız yalnızca bizi etkilemiyor; bir başkasının hayatına, özgürlüğüne ya da geleceğine de dokunabiliyor. Düşünmek bu yüzden bireysel bir ayrıcalıktan çok, başka insanlarla birlikte yaşamanın sorumluluklarından biri.

06Bilgelik ve Belirsizlik

Düşünce üzerine düşünmek bazen insanı bitmeyen bir sorgulamaya sürükleyebiliyor. Her cevabın arkasında yeni bir soru, her düşüncenin altında başka bir varsayım çıkıyor.

Burada başka bir tehlike var. İnsan her şeyi sorgularken yaşamayı erteleyebilir. Karar vermeden önce bütün değişkenleri bilmek, bir düşünceyi savunmadan önce mutlak bir kesinliğe ulaşmak isteyebilir. Oysa hayat bize bu imkânı nadiren tanır. Bazen eksik bilgiyle hareket etmek, bütün sonuçlarını göremediğimiz bir kararın sorumluluğunu üstlenmek zorundayız.

Seviyoruz. Üretiyoruz. İlişkiler kuruyoruz. Yanılıyoruz. Yeniden deniyoruz.

Şair John Keats, kardeşlerine yazdığı bir mektupta büyük sanatçıyı tarif ederken "negatif yetenek" diye bir kavram kullanır: belirsizliklerin, gizemlerin, şüphelerin içinde, olgulara ve gerekçelere sinirli bir telaşla uzanmadan kalabilmek. Keats bunu şairler için söylüyordu ama bana düşünen her insan için geçerli gibi geliyor. Belirsizliğe katlanamayan zihin, ilk bulduğu kesinliğe sarılır. Belirsizlikle yaşayabilen zihin ise acele etmeden bakmaya devam edebilir.

Bu yüzden bilgeliği belirsizliği ortadan kaldırma gücüyle ilişkilendirmiyorum. Bilgelik belki de belirsizliğin farkındayken sorumluluk alarak yaşayabilmek. Her şeyi bilmediğimizi kabul etmek, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmiyor; bilgimizin sınırlarını hesaba katarak daha dikkatli kararlar vermemizi sağlıyor.

Ama şüphenin de bir sınırı var. Wittgenstein hayatının son aylarında tuttuğu notlarda, kuşkunun bile bir zemine ihtiyaç duyduğunu yazar: Her şeyden kuşku duymaya kalkan biri, kuşku duymaya bile varamaz. Bir kapının dönebilmesi için menteşelerinin yerinde durması gerekir. Bazı inançlarımız, öteki inançlarımızı sorgulayabilmemizi sağlayan menteşeler gibidir. Mesele bütün menteşeleri sökmek değil, hangi kapının hangi menteşe üzerinde döndüğünü görebilmek.

Düşünsel olgunluğu, mutlak kesinlik arayışıyla sınırsız şüphecilik arasında kurulan bir denge olarak görüyorum. Gerektiğinde bir fikri savunabilmek, gerektiğinde ondan vazgeçebilmek. Gerektiğinde karar verebilmek, gerektiğinde o kararı yeniden tartabilmek.

07İnsan Kendisini Tamamlayabilir mi?

İnsanın kendini tanıması üzerine düşündükçe tamamlanmışlık fikrine giderek daha mesafeli yaklaşıyorum. Zihnimiz hayat boyunca yeni bilgilerle, deneyimlerle ve ilişkilerle değişiyor. Bugün kendimiz hakkında kurduğumuz bazı açıklamalar yıllar sonra yetersiz kalabilir. Bir zamanlar aşamayacağımızı düşündüğümüz sınırları aşabiliriz. Ya da hiç farkında olmadığımız sınırlarla karşılaşabiliriz.

Kierkegaard günlüğüne şöyle yazmıştı: Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir, ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır. Kendimizi anladığımız an, çoğu zaman o kendimizin çoktan değişmiş olduğu andır. Başka bir yazımda insanın kendini tanımasını, zihninin kütüphanesinde henüz açmadığı kapılar olduğunu fark etmesi diye tarif etmiştim. Kierkegaard'ın cümlesi o kapıların neden hiç bitmediğini de açıklıyor. Bu yüzden insan kendine dair hiçbir açıklamayı son söz olarak mühürleyemez. Mühürlediği anda yaşamayı değil, eski bir fotoğrafını savunmayı seçmiş olur.

Elbette her alanda sınırsız gelişemeyiz; hepimizin bedensel, zihinsel, zamansal ve toplumsal sınırları var. Ama kendimizi bütünüyle tamamlanmış görmemek, öğrenmeye açık kalabilmemiz için bir imkân sunuyor. İnsan yalnızca bilgisini geliştirmiyor. Kendisi hakkındaki bilgisini de geliştiriyor. Belki bu ikinci gelişim, birincisi kadar önemli; çünkü bildiklerimizi nasıl kullandığımız, o bilgilerin hayatımızdaki anlamını belirliyor.

08Sonuç: Yanılıyor Olabilirim

Bütün bunların sonunda kendimi yine aynı soruyla karşı karşıya buluyorum: İnsan gerçekten ne zaman düşünmeye başlar? Bir soruya cevap verdiğinde mi, bir fikri savunduğunda mı? Yoksa kendi düşüncesini ilk kez gerçek bir sorgulamanın karşısına koyabildiğinde mi?

Bence sonuncusu ötekilerden farklı bir kapı açıyor. Zihnimizdeki düşünceler o zaman yalnızca bizi yöneten yapılar olmaktan çıkıp tartabildiğimiz yapılara dönüşüyor. Bir fikri savunurken neden savunduğumuzu sorabiliyoruz. Kendi haklılığımızdan emin olduğumuz bir anda durup başka bir ihtimali görebiliyoruz.

1650'de Oliver Cromwell, İskoç kilisesinin önderlerine yazdığı bir mektupta onlara şöyle seslenmişti: "Yalvarırım, yanılıyor olabileceğinizi bir an olsun düşünün." Tarih, Cromwell'in bu öğüdü kendine ne kadar uyguladığını hâlâ tartışır. Belki de bu cümlenin en zor yanı budur: Başkasına söylemek kolaydır.

Kendini tanımak, kendini tamamlamak değil; henüz tamamlanmadığını anlayabilmek. Düşüncelerimin nereden geldiğini keşfetmek, onların üzerimdeki bütün etkilerini ortadan kaldırmayabilir. Ama onlarla daha bilinçli bir ilişki kurmamı sağlayabilir. Bu ilişkinin içinde bir sorumluluk doğuyor: kendime, başkalarına, ürettiğim şeylere, söylediğim sözlere ve henüz tanımadığım insanların hayatına dokunabilecek kararlarıma karşı.

Düşüncenin amacı yalnızca kendini korumak olamaz. Düşünce aynı zamanda gerçeğe yaklaşma çabası. Gerçeğe yaklaşmak da bazen yıllardır doğru kabul ettiğimiz bir şeyi yeniden tartmamızı gerektiriyor.

İnsanın kendine söyleyebileceği en değerli cümlelerden biri bu yüzden çok basit:

Yanılıyor olabilirim.

Bu cümle benim için bir yenilgi sayılmaz. Bir fikrin sonu da sayılmaz; çoğu zaman başka bir düşüncenin başlangıcıdır. Kendimi küçültmek değil, kendi sınırlarımı tanımak. Başkasının karşısında eğilmek değil, gerçeğin karşısında daha dürüst durabilmek. Ve en önemlisi, öğrenmeye devam edebileceğimi kabul etmek.

Bu, insanın mutlaka daha iyi birine dönüşeceğini garanti etmiyor. Ama daha dikkatli, daha bilinçli ve daha sorumlu davranabilmesi için bir alan açıyor.

Belki de bilinç, sahip olduğumuz cevapların toplamından ibaret değil. O cevapların sınırlarını görebilmemizi sağlayan, hiç kapanmayan bir açıklık da bilincin parçası.

Düşünsel özgürlüğü hiçbir düşünceye bağlanmamakta aramıyorum. Hiçbir düşünceyi sorgulanamaz kılmamakta arıyorum.

— Akyürek

Bu yazıyı paylaş

WhatsAppXFacebookLinkedIn

Senden birkaç cümle.

Bu yazı sende ne düşündürdü? Yorumlar onaylandıktan sonra görünür.

Onaylandığında adın ve yorumun herkes tarafından görülebilir.