
İnsanın kendi iradesiyle kurduğu esaret üzerine
Özgürlüğü yalnızca dışsal baskıların ortadan kalkmasıyla açıklamak, insanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biri olabilir.
Bir insanın üzerinde görünür bir otoritenin bulunmaması, onun gerçekten özgür olduğu anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersine: İktidarın en gelişmiş biçimi, kendisini iktidar olarak hissettirmeyen biçimidir.
Bir insana bir şeyi zorla yaptırdığınızda onun karşısında durursunuz. Size itiraz edebilir, sizinle mücadele edebilir; çünkü baskının kaynağı bellidir. Ama aynı şeyi ona kendi arzusuymuş gibi benimsettiğinizde karşınızda direnecek kimse kalmaz. İnsan, kendisini yöneten iradeyle kendi iradesi arasındaki farkı kaybetmeye başlar.
Çağımızın en büyük felsefi kırılmalarından biri tam da burada yaşanıyor. Modern iktidar yalnızca bedenleri disipline etmiyor; arzuları, ihtimalleri ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de biçimlendiriyor. Foucault’nun tarif ettiği gözetim ve normalleştirme ortadan kalkmadı; hapishaneler, sınırlar, yasaklar hâlâ yerinde. Ama yanlarına daha incelikli bir tahakküm yerleşti: İnsanın kendi özgürlüğünü kendi sömürüsünün aracına dönüştürmesi.
Artık insanın karşısında yalnızca ona ne yapamayacağını söyleyen bir otorite yok. Ona durmadan neler yapabileceğini hatırlatan bir dünya var.
Yapabilirsin.
Başarabilirsin.
Kendini aşabilirsin.
Daha fazlası olabilirsin.
Bu cümleler ilk bakışta özgürleştirici görünür. Oysa sonsuz imkân vaadi, sonsuz bir yetersizlik ihtimalini de beraberinde taşır. Yapabileceğine inandırıldığın her şey, bir süre sonra yapmadığın için kendini suçladığın bir şeye dönüşür. Dışarıdan gelen emir, içeriden yükselen bir zorunluluk hâlini alır. İnsan artık başkasının beklentilerine değil, kendi potansiyeline yetişemediği için acı çeker.
Burada bir şey sormak istiyorum: Bir insan kendi kendisine emir veriyorsa, bu emrin sahibi midir? Yoksa yalnızca emrin kaynağını göremeyecek kadar onunla özdeşleşmiş midir?
I İradenin kime ait olduğu
Kararlarımızın bize ait olduğunu, arzularımızı bağımsız biçimde oluşturduğumuzu düşünmeyi severiz. Peki insan neyi arzulayacağına gerçekten kendisi mi karar verir?
Arzu boşlukta doğmaz. İçinde yaşadığımız sınıfın, kültürün, dilin, eğitimin, teknolojinin ve ekonomik koşulların içinden şekillenir. İnsan yalnızca seçim yapmaz; hangi seçeneklerin mümkün ve değerli olduğunu da öğrenir. Bu yüzden iradenin varlığı kadar, o iradenin nasıl oluştuğu da önemlidir.
Bir insanın ne istediğini bilmesi, neden istediğini bildiği anlamına gelmez. Modern insanın belki de en büyük yanılgısı, arzularını sorgulamayı bırakıp onları kişiliğinin en sahici kanıtı saymasıdır: İstiyorum, öyleyse benim.
Başarıyı, görünür olmayı, zenginliği, itibarı, beğenilmeyi arzuluyoruz. Bunların hiçbiri tek başına yanlış değil. Fakat neden arzuladığımızı sormayı bıraktığımızda arzu, bir özgürlük ifadesi olmaktan çıkıp toplumsal bir buyruğun taşıyıcısına dönüşür. İnsan kendisine dayatılan değerleri karakterinin doğal parçaları zannetmeye başlar.
İktidarın en derin başarısı budur: İnsanın yalnızca davranışlarını değil, kendisi hakkında kurduğu hakikatleri de şekillendirebilmek. Dünyayı hangi ölçütlerle değerlendireceğini belirlediğiniz bir insanı yönetmek kolaydır. Onun zincirlerini kırması da zordur; çünkü zincir artık bileğinde değil, düşüncesinin içindedir.
II Kendinin işletmecisi
Marx, kapitalist üretim ilişkileri içinde işçinin emeğinin ürününe, üretim sürecine, kendi insani olanaklarına ve diğer insanlara yabancılaştığını söylüyordu. İnsan üretiyor ama ürettiği dünya üzerinde hâkimiyet kuramıyordu; kendi emeği karşısına bağımsız bir güç olarak çıkıyordu.
Bugün bu düşünceyi yalnızca fabrikada ya da ofiste aramak yetersiz kalıyor. İnsan artık yalnızca emeğini değil; dikkatini, duygularını, ilişkilerini, hatta kendisine dair anlatısını da ekonomik dolaşıma sokuyor. Kim olduğu; ne kadar üretken, ne kadar görünür ve ne kadar değer yaratabildiği üzerinden ölçülüyor.
Böylece insan yalnızca bir özne olmaktan çıkıyor; üzerinde çalışılması, geliştirilmesi, pazarlanması ve sürekli güncellenmesi gereken bir nesneye dönüşüyor. Kendine dışarıdan bakıyor, hayatını ölçüyor, geleceğine yatırım yapıyor. Kendini bir insan olarak yaşamaktan çok, yönetilmesi gereken bir sermaye olarak görmeye başlıyor.
Ne tuhaf bir çelişki: İnsan kendi hayatının sahibi olmak isterken kendisinin işletmecisine dönüşüyor. Hem yönetici hem çalışan, hem denetleyen hem denetlenen oluyor. Kimse ona yeterince iyi olmadığını söylemese bile o kendisine söylemeye devam ediyor.
Özdenetim iradeyi güçlendirebilir. Ama insan kendi varlığını yalnızca denetlenmesi gereken bir performans alanı olarak görmeye başladığında, kendisiyle kurduğu ilişki bir efendi-köle ilişkisine dönüşür. Üstelik bu ilişkinin iki tarafında da aynı insan vardır. Bu yüzden mücadele etmek daha zordur: İnsan kime isyan edeceğini bilemez.
III Başarının ahlaka dönüşmesi
Çağımızın en tehlikeli dönüşümlerinden biri, başarının arzu edilen bir sonuç olmaktan çıkıp ahlaki bir üstünlük göstergesine dönüşmesidir. Başarılı insanın daha disiplinli, daha akıllı, daha değerli olduğu varsayılıyor; başarısızlık ise bir sonuç değil, kişisel bir kusur gibi algılanıyor.
Oysa başarı ile erdem arasında zorunlu bir ilişki yok. Bir insan son derece başarılı ve vicdansız olabilir. Bir başkası hiçbir büyük başarı elde etmeden onurlu, merhametli ve derinlikli bir hayat sürebilir. Performans kültürü bu ayrımı bulanıklaştırıyor; ekonomik ölçütler yavaş yavaş ahlaki ölçütlerin yerini alıyor.
Verimli olan iyi.
Kazandıran değerli.
Yavaşlayan yetersiz.
Duransa neredeyse suçlu.
Nietzsche’nin öğrettiği soruyu burada sormak gerekiyor: Bir değer yüceltiliyorsa kime hizmet ediyor ve hangi insan tipini üretiyor? Başarıyı kutsayan dilin ürettiği insan; rekabeti doğal kabul eden, başarısızlığı utanç olarak yaşayan, dinlenmeyi hak etmek için önce yorulması gerektiğine inanan bir insandır. Kendisine karşı merhameti azalır, çünkü değerini korumak için sürekli bir şey başarması gerektiğini düşünür.
Böylece başarısızlık korkusu, insanın dış dünyayla ilişkisinden çıkıp doğrudan varoluşuna yerleşir. İnsan artık kaybetmekten değil, kaybettiğinde değersiz biri olacağından korkar. Ekonomik bir düzenin insan ruhunda kurabileceği en ağır tahakküm biçimlerinden biri budur.
IV Özgürlükten kaçış
Erich Fromm’un sorusu hâlâ yerinde duruyor: İnsan neden bazen özgürlüğünden kaçar?
Fromm’a göre modern birey, kendisini topluluğa, geleneğe ve doğal bağlara bağlayan ilişkilerden kurtulduğunda yalnızca özgürleşmedi; aynı zamanda yalnız ve güvensiz kaldı. Bu yalnızlığın yükü altında önünde iki yol vardı. Ya sevgi ve üretken emek yoluyla dünyayla yeniden, bu kez özgür bir bağ kuracaktı; ya da kaygısından kurtulmak için kendini yeniden bağlayacaktı. Fromm ikinci yolun başlıca biçimlerini sayar: bir otoriteye teslim olmak, yıkıcılık ve en sessizi olan otomaton uyumu. Bu sonuncusunda birey, kültürün ona sunduğu kişiliği eksiksiz benimser; herkese benzedikçe yalnızlığı geçer. Bedeli, kendi benliğidir.
Bugün yaşadığımız şey, bu otomaton uyumunun yeni bir sürümü. Artık açık bir otoriteye teslim olmamız gerekmiyor; toplumun başarı tanımına teslim olmamız yeterli. Herkesin değerli bulduğunu değerli buluyor, herkesin arzuladığı hayatı arzuluyor, herkesin korktuğu başarısızlıktan korkuyoruz. Ve bütün bunların içinde bireyselliğimizi koruduğumuzu sanıyoruz.
Fromm’un zamanında uyum, farklı olmamak demekti. Bizimkinde uyum, doğru biçimde farklı olmak demek. Herkes kendine özgü olmak istiyor, ama herkes aynı biçimde kendine özgü olmaya çalışıyor; farklılığın bile kabul gören biçimlerini seçiyoruz. Otomaton artık gri takım elbise giymiyor. Kişisel markasını yönetiyor.
Bu yüzden özgürlük seçeneklerin çokluğuyla ölçülemez. Seçenekler çoğaldıkça insanın kendi arzularını sorgulama kapasitesi kendiliğinden artmaz; bazen içindeki yön duygusu daha da zayıflar. İnsan ne istediğini bilmediği hâlde sürekli bir şeyler istemeye devam eder.
V Tükenmişliğin felsefesi
Burada söz ettiğim yorgunluk kasların ya da uykusuzluğun yorgunluğu değil. İnsanın varoluşundan yorulması: kendini sürekli tanımlamak, geliştirmek, göstermek ve yeniden kurmak zorunda hissetmesi.
Byung-Chul Han bu yorgunluğu, disiplin toplumundan başarı toplumuna geçişle açıklar. “Yapmalısın”ın yerini “yapabilirsin” almıştır ve ikincisi çok daha verimlidir; çünkü insan kendi kendini sömürdüğünde sömürenle sömürüleni ayırt edemez. Bu metin Han’ın teşhisine çok şey borçlu. Ama ondan ayrıldığım iki yer var ve bunları açıkça söylemek istiyorum.
Birincisi: Han’ın anlatısında baskı neredeyse bütünüyle içeri taşınmış gibidir; sanki “yapmalısın” geride kalmış, geriye yalnızca insanın kendine söylediği “yapabilirsin” kalmıştır. Oysa kirasını ödeyemeyen, iki işte birden çalışan, sözleşmesi her ay yenilenen insan için “yapmalısın” hiç gitmedi. Kendi kendini sömürme dediğimiz şey, çoğu zaman dışarıdaki zorunluluğun içeride yeni bir dil bulmasıdır. İçselleştirilmiş baskı dışsal baskının yerini almadı; onun üstüne bindi.
İkincisi: Han’ın önerdiği çıkış, yani seyre dalan hayat, oyalanmanın, amaçsızlığın ve durmanın değeri, bana hem doğru hem eksik geliyor. Doğru, çünkü insanın üretim dışında da var olabileceğini hatırlatıyor. Eksik, çünkü durabilmek de bir imkândır ve bu imkân eşit dağıtılmamıştır. Duramayan insana durmayı öğütleyen bir felsefe, farkında olmadan bir ayrıcalığın dilini konuşur.
Yine de Han’ın gördüğü şey gerçektir. İnsan kendini bir imkânlar toplamı olarak gördüğünde, gerçekleştiremediği her imkân bir eksiklik olarak karşısına çıkar. Potansiyel, sırtında taşıdığı bir borca dönüşür.
Peki insanın en iyi hâli nedir? Kim belirliyor? Daha çok kazanan mı, daha çok üreten mi, daha az uyuyan mı? İnsanın en iyi hâlinin sürekli daha fazlası olması gerektiğine kim karar verdi?
Belki insanın en iyi hâli, bazı şeylerden vazgeçebildiği hâlidir. Belki kendini kanıtlamak zorunda hissetmediği anlarda daha insandır.
Ama dikkat: Burada yeni bir kişisel gelişim öğretisi önermiyorum. İnsana bu kez daha iyi dinlenmesini, daha bilinçli yaşamasını emrederek aynı düzeni başka kelimelerle yeniden kurabiliriz. Dinlenmeyi verimliliği artıran bir araca dönüştürdüğümüzde tahakküm ortadan kalkmaz, yalnızca biçim değiştirir. İnsan artık dinlenmek için değil, daha iyi çalışabilmek için dinlenir. Kendisine ayırdığı zaman bile kendisine ait olmaktan çıkar.
VI Ayna olan başkası
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki değiştiğinde, başkalarıyla kurduğu ilişki de değişir.
Her insan kendini bir başarı projesi olarak gördüğünde, diğer insanlar birer karşılaştırma ölçütüne dönüşür. Başkasının başarısı benim yetersizliğimi, başkasının mutluluğu benim eksikliğimi hatırlatır. Başkası artık bir insan değil, kendime tuttuğum bir aynadır.
Oysa başkasının başarısı benim başarısızlığımın kanıtı değil. Başkasının mutluluğu benim mutsuzluğumun gerekçesi değil. Rekabetin toplumsal hayatın temel ilkesi hâline geldiği yerde bu basit gerçekleri bile unutabiliyoruz.
Bir insanı yalnızca bize ne sağlayabileceği üzerinden değerlendirdiğimizde, onun kendine özgü varlığını görmeyi bırakırız. Dostluk bir bağlantıya, sevgi bir ihtiyaca, ilişki bir fayda hesabına dönüşür. İnsan, insanın karşısında bir imkân, bir tehdit, bir rakip ya da bir onay kaynağı olarak belirir.
Kant’ın ilkesi bu yüzden hâlâ sarsıcı bir ölçüt: İnsanı hiçbir zaman salt araç olarak değil, her zaman aynı zamanda amaç olarak görmek. Birbirimize böyle davranıyor muyuz? Daha da önemlisi: Kendimize böyle davranıyor muyuz?
VII Kendi hapishanesini seven insan
Modern tahakkümün en büyük başarısı, insanın yalnızca itaat etmesini değil, itaat ettiği koşullarla özdeşleşmesini sağlamaktır. İnsan kendisini ezen şeyi kimliğinin bir parçası saydığında, ondan vazgeçmek kendisinden vazgeçmek gibi gelir.
Sürekli çalışmayı karakter sanır.
Kendini tüketmeyi fedakârlık olarak görür.
Duramamayı hırs diye adlandırır.
Ve zamanla bunları sorgulayanları tembellikle, zayıflıkla, iradesizlikle suçlamaya başlar. Kendisine tanımadığı merhameti başkasına da tanımaz. Böylece sistem kendini yeniden üretmek için açık bir baskıya ihtiyaç duymaz; insanlar onun değerlerini birbirlerine aktarır, onu savunur, onun adına birbirlerini yargılar. İktidar yukarıdan aşağıya işleyen bir yapı olmaktan çıkar; dilin, alışkanlıkların ve vicdanın içine yerleşir.
Böyle bir düzenin karşısında özgürleşmek yalnızca dışsal koşulları değiştirmekle mümkün olmaz. Ama yalnızca iç dünyamızı değiştirmekle de mümkün olmaz. Bütün toplumsal sorunları bireyin zihnine indirgeyen düşünce, eleştirdiğimiz düzenin mantığını yeniden üretir; insana yalnızca bakış açısını değiştirmesini söylemek, emek ilişkilerini, eşitsizlikleri ve kurumları dokunulmaz bırakmaktır. Öte yandan yalnızca sistemi suçlayarak kendi sorumluluğumuzu da ortadan kaldıramayız.
İnsan hem koşulların ürünüdür hem de belirli sınırlar içinde o koşulları dönüştürebilen bir varlıktır. Gerçek özgürlük tartışması bu gerilimde başlar: İnsanı ne bütünüyle bağımsız bir irade olarak kutsayarak ne de koşulların çaresiz bir sonucu olarak görerek. İkisini birlikte düşünerek.
VIII İnsan ne zaman özgürdür?
Bu soruya kesin bir cevap vermek istemiyorum; özgürlüğü tek bir tanıma hapsettiğimiz anda onun taşıdığı çelişkileri kaybederiz. Ama şunu söyleyebilirim:
Özgürlük yalnızca bir şeyi yapabilme gücü değildir. Bazen o şeyi neden yapmak istediğimizi sorgulayabilme cesaretidir. Bazen toplumun başarı saydığı bir şeyi reddedebilmektir. Bazen de kendi arzularımızın tarihini araştırmaktır.
Ama özgürlük yalnızca zihinsel bir farkındalık da değildir. Maddi imkân, güvenlik, haklar ve başkalarıyla eşit ilişki kurabilme olanağı ister. Açlıkla mücadele eden birine arzularını sorgulamasını, hayatta kalmak için bütün zamanını satmak zorunda olan birine zamanını özgürce kullanmasını öğütleyemeyiz. İnsan yalnızca kendi zihninde özgürleşemez; ama zihnindeki tahakkümü sorgulamadan da özgürlüğü bütünüyle yaşayamaz.
Belki de özgürlük tamamlanmış bir durum değil, sürekli sorgulanması gereken bir ilişkidir. Kendimizle, başkalarıyla, toplumla, iktidarla ve arzuladığımız hayatla.
Son olarak aynı soruyu kendime yöneltmek istiyorum: Bu düzeni eleştirirken ben onun neresindeyim?
Bir şarkıyı yayınladığım gecenin sonrasını düşünüyorum. Stüdyoda yaşadığım o an; bir melodinin kendini bulduğu, zamanın durduğu an. Birkaç saat sonra kendimi telefonda dinlenme sayılarını yenilerken buluyorum. Kimse benden bunu istemedi, hiçbir otorite başımda durmuyor. Yine de rakam beklediğimden düşükse, o gece şarkıyı değil kendimi sorguluyorum. Az önce yaşadığım sevinç, birkaç saatin içinde bir performans karnesine dönüşüyor. Ve bunu yapan, benden başkası değil.
Yani bu metni yazan insan da aynı dünyanın içinde. Ben de üretiyorum, ben de başarmak istiyorum, ben de kendi zamanımı ve varlığımı bir hedefin hizmetine sokabiliyorum. Kendimi dışarıda tutabileceğim bir ahlaki üstünlük alanı yok.
Ama bu sorgulamanın kendisi de yeni bir mükemmellik arayışına dönüşmemeli. Çelişkilerini fark etmek, onları hemen ortadan kaldırabileceğin anlamına gelmiyor. Belki özgürlük kusursuz bir bağımsızlık değil; bağımlılıklarımızın, sınırlarımızın ve koşullarımızın farkında olarak daha bilinçli seçimler yapabilme çabasıdır.
Yine de içimde bir itiraz kalıyor. İnsan yalnızca üretmek için var olamaz. Yalnızca büyümek, kazanmak, görünmek ve kendini aşmak için yaşayamaz. İnsanın varlığı, ondan elde edilebilecek faydayı aşan bir değere sahip olmalı. Bir uygarlık insanın bütün olanaklarını harekete geçirirken onun yaşama sevincini, düşünme derinliğini, başkalarıyla bağ kurma yetisini ve kendi zamanına sahip olma hakkını yok ediyorsa, ilerleme dediğimiz şeyi yeniden düşünmemiz gerekir.
Asıl mesele, insanın ne kadar ileri gidebildiği değil; ilerlerken neye dönüştüğü.
Bazen sınırsız imkân, sınırsız yükümlülüğün başka bir adıdır. Ve bazen insanın en ağır zinciri, kendisine her gün yeniden söylediği o masum cümledir:
Daha fazlasını yapabilirim.
Belki yapabilirsin.
Ama neden?
Kimin için?
Hangi hayatın uğruna?
Ve bütün bunların sonunda geriye kalan insan, gerçekten sen olacak mısın?
Çünkü insanın kendi hapishanesini inşa etmesinden daha trajik bir şey varsa, o da bu hapishanenin duvarlarına özgürlük adını vermesidir.
— Uğur Akyürek