Bencilliğin ötesinde: insanın kendine fazla yetmesi meselesi
İnsan, hayatı zor olduğu için mi mutsuzdur, yoksa hayattan beklediğiyle kendi olgunluğu arasındaki mesafeyi kapatamadığı için mi?
Bu soruyu biraz kurcalamak istiyorum. Çünkü mutsuzluğu yalnızca başımıza gelenlerle açıklamak bana giderek daha eksik görünüyor. Hayat elbette zor, üstelik bu zorluk herkese eşit dağıtılmıyor. Kimimiz dünyaya başkalarının yıllarca çabalayıp ulaşamayacağı imkânlarla geliyoruz; kimimiz kendimizi tanımaya fırsat bulamadan hayatta kalmayı öğrenmek zorunda kalıyoruz.
Yine de bütün bunların ötesinde, insanın kendi içinde taşıdığı başka bir yoksulluk var: kendisinden başka hiçbir şeye yeterince yer açamamak.
Bebek dünyanın merkezindedir. Acıkır, ağlar; üşür, ağlar. İhtiyacının karşılanmasını bekler, çünkü dünyanın kendisinden bağımsız bir varoluşu olduğunu henüz bilmez. Bunda ahlaki bir kusur yok; yaşam böyle başlıyor.
Ama biyolojik olarak büyümek ile psikolojik olarak olgunlaşmak aynı şey değildir. Otuzumuza, kırkımıza, ellimize gelebiliriz; meslek edinir, para kazanır, toplumda bir yer tutarız. Yine de dünyanın ihtiyaçlarımız etrafında dönmesi gerektiğine dair o ilkel beklentiyi içimizde taşımayı sürdürebiliriz. Yaş ile olgunluk tam burada ayrılır. Büyümek, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek güce ulaşmak değildir; başkalarının da en az bizimki kadar gerçek, karmaşık ve önemli hayatları olduğunu kavrayabilmektir.
Piaget çocuğun dünyayı kendi bakış açısından ibaret sanmaktan nasıl vazgeçtiğini anlatır. Fakat bu vazgeçiş çocuklukla bitmiyor; bir ömür boyu yarım kalabilir.
Peki bunu nasıl öğreniyoruz? Yetenek edinerek, bilgi biriktirerek, kendimizi geliştirerek mi?
Kısmen.
Yetenek insana hareket alanı verir. Bilgi dünyayı anlama imkânlarını çoğaltır. Ekonomik ve psikolojik bağımsızlık, başkalarından sürekli bir şey bekleme zorunluluğunu azaltır. Ama bir insanın başkalarına ihtiyaç duymaması, onları önemsemeyi öğrendiği anlamına gelmez. Çoğu zaman tersini görürüz: güçlendikçe daha fazlasını isteyen, öğrendikçe kibirlenen, kazandıkça kaybetmekten daha çok korkan insanlar vardır. Yetkinlik tek başına olgunluk üretmiyor.
Hatta kendine yeterlilik, bencilliği aşmanın değil, onu daha rahat sürdürmenin aracı olabilir. İhtiyacı kalmayan insan, kimseye bir şey borçlu olmadığını sanmaya başlar. Özgürlük burada ahlaki bir sınava dönüşür: insan kendine yetebildiği ölçüde özgürleşir, ama o özgürlüğü neye çevireceğine hâlâ kendisi karar verir.
Mutluluğa da bu yüzden yeniden bakmak gerekiyor. Onu sürekli iyi hissetmek diye tanımlarsak, hayatın kaçınılmaz acılarını birer başarısızlık saymaya başlarız. Oysa anlamlı bir hayatın mutsuz anları da olur; insanı derinleştiren çoğu zaman mutluluğu değil, acının içinden geçme biçimidir.
Mutluluktan önce aradığımız şey belki bir tür içsel tutarlılıktır: düşündüklerimizle yaptıklarımızın, yapabileceklerimizle sorumluluklarımızın, kendimiz için istediklerimizle başkalarına tanıdığımız hakların birbirine yaklaşması. İçimizdeki çatışmaların bir kısmı tam buradan doğuyor. Kendimiz için sonsuz anlayış beklerken başkalarına çok az anlayış göstermek. Kendi özgürlüğümüzü kutsarken başkalarının sınırlarını önemsememek. Sevilmek isterken sevmeyi bir sorumluluk saymamak. Bunlar yalnızca bencillik değil, aynı zamanda bir gelişim meselesi.
Ama gelişimi sürekli daha üretken, daha başarılı, daha güçlü olmak diye anlamak da başka bir tuzak. İnsanın değeri yeteneklerinin toplamı değildir. Çok az şeye muktedir biri, son derece olgun, merhametli, düşünceli bir hayat yaşayabilir. Mesele yeteneklerimizin büyüklüğü değil, imkânlarımızla kurduğumuz ilişkinin niteliğidir.
Burada asıl soruya geliyoruz: Bir insan, başkalarına verebilecek güce ulaştığında mı bencilliğini aşar, yoksa kendisi de ihtiyaç içindeyken başkasını düşünebildiğinde mi?
İkincisinin üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü güç olsaydı ölçü, merhametin en yüksek biçimini en güçlülerde görmemiz gerekirdi, ve hayat bunu bize her zaman göstermiyor. Elindeki tek ekmeği bölüşen yoksulun sahnesini hepimiz tanırız. Bu, varlıklı birinin cömert olamayacağı anlamına gelmez; yalnızca verebilme gücünün cömertliği kendiliğinden doğurmadığını gösterir. Cömertlik, verecek şeyin fazlasında değil, başkasının açlığını kendi açlığımızın içinde görebilmekte yatıyor.
Simone Weil dikkati cömertliğin en nadir ve en saf biçimi sayardı: bir başkasına, kendi derdimizi bir an için askıya alarak bakabilmek. Iris Murdoch da ahlaki hayatın özünü başkasına adil ve sevgi dolu bir bakışla bakma çabasında görür; bu çabanın düşmanı ise benliğin durmadan kendini büyüten sesidir. Demek ki mesele ne kadar güçlü olduğumuz değil, ne kadarını görebildiğimizdir. Başkasını görmek de, ihtiyacın tam ortasında bile mümkündür.
Bu yüzden olgunluk, ihtiyaçlarımızın ortadan kalkması değil; ihtiyaçlarımızın başkalarının varlığını görünmez kılmasına artık izin vermemektir.
Ve insanın kendisini aşması, kendisinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Kendisini dünyanın tek merkezi olmaktan çıkarması anlamına gelir.
— Akyürek

A few words from you.
What did this writing bring to mind? Comments appear after approval.