Deneme · Uğur Akyürek

İnsanlığın Kendi Yarattığı Kafes

Düşünmenin yerini görünmenin aldığı bir çağ üzerine

6 dakikalık okuma

aşağı kaydır

İnsanın dünya üzerinde kapladığı alanı ne belirler?

Bedeni mi, bilgisi mi, sahip oldukları mı? Ürettikleri mi, başka insanların gözündeki karşılığı mı? Yoksa bütün bunların ötesinde, varoluşuna yüklediği anlam mı?

Uzun zamandır insanların ne yaptığından çok, yaptıklarını neden yaptıklarını düşünüyorum. Bir davranışla onu ortaya çıkaran düşünce arasında çoğu zaman fark edilmeyen büyük bir mesafe var.

Gerçekten istediğimiz şeyleri mi istiyoruz, yoksa istememiz gerektiğine ikna edildiğimiz şeylerin peşinden mi gidiyoruz?

Bu soru bana bugün her zamankinden daha önemli geliyor. Saniyeler içinde milyonlarca veriyi işleyen sistemler geliştiriyoruz, ama dikkatimizi birkaç dakika boyunca kendi irademizle yönetmekte zorlanıyoruz. Dünyanın neredeyse bütün bilgisine ulaşabiliyoruz, ama onu anlamak için gereken emeği giderek daha kolay bırakıyoruz.

Beni endişelendiren, teknolojinin gelişmesi değil. İnsanın kendi geliştirdiği teknolojinin karşısında nerede durduğunu sormaması.

Bir zamanlar telefonu dünyanın farklı yerlerindeki insanlara ulaşmak için taşıyorduk. Şimdi bazen hayatımızı, elimizdeki telefonu sürekli bir yerlere taşıyabilmek için düzenliyormuşuz gibi geliyor bana.

Araçlarımızın bize hizmet etmesiyle hayatımızın araçlarımıza hizmet etmeye başlaması arasında görünmez bir sınır var. O sınırı ne zaman geçtiğimizi çoğu zaman fark etmiyoruz.

Açlığın Değişen Biçimleri

İnsanın açlığı hiçbir zaman yalnızca besinle ilgili olmadı. İnsan güvenlik ister, ait olmak ister. Sevilmek, tanınmak, kabul görmek ister. Hayatına anlam vermek ister.

Bugün bu ihtiyaçların büyük kısmı ölçülebilir davranışlara dönüştürülüyor. Beğenilmek bir sayıya, tanınmak takipçi miktarına, ilişkiler etkileşim verilerine indirgeniyor.

Belki de yeni bir açlıkla karşı karşıyayız:

Sürekli görülme açlığı.

Bu açlık fiziksel ihtiyacın yerini almıyor, onun üzerine yeni bir katman ekliyor. İnsan artık yalnızca yaşamak istemiyor; yaşadığının görülmesini de istiyor. Güzel olmak yetmiyor; güzelliğin görünür, karşılaştırılabilir ve onaylanabilir olması gerekiyor.

Bir insan spor yapabilir, bedeniyle ilgilenebilir, başarılı olmak isteyebilir. Mesele, bunları neden yaptığını sormayı bıraktığında başlıyor. Kendisi için mi, sağlığı için mi? Yoksa ona sürekli gösterilen bir insan modeline benzemek için mi?

Yaratılan, Dağıtılan ve Anlamlandırılan

Teknolojiyi anlamaya çalışırken üç şeyi birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum: bir şeyi yaratan insan, onu toplumla buluşturan sistem ve o sistemi kullanarak ona anlam veren insan. Bu üçü çoğu zaman birbirine karışıyor.

Bir yazılımcı olağanüstü bir teknoloji geliştirebilir ama onun milyonlarca insan üzerindeki etkisini aynı derinlikte düşünemeyebilir. Bir şirket faydalı bir iletişim aracı sunar, sonra kazancını kullanıcının dikkatini olabildiğince uzun süre elinde tutmak üzerine kurar. Kullanıcı ise bütün bu yapının içinde kendi tercihleriyle hareket ettiğini düşünür.

Her birinin sorumluluğu ayrı. Bir teknolojinin yapılabiliyor olması, sonuçlarının düşünüldüğü anlamına gelmiyor. Bir sistemi çalıştırabilen biri, onun insanların hayatında neye dönüşeceğini her zaman göremiyor. Teknik olarak kusursuz çalışan bir sistem, insani açıdan sorunlu sonuçlar üretebiliyor. Bu yüzden teknolojinin yalnızca mühendislere bırakılamayacağını, felsefenin, psikolojinin, hukukun ve sanatın da masada olması gerektiğini düşünüyorum.

Bilgiye Ulaşmak ve Bilmek

Yapay zekâyla birlikte bilgiyle kurduğumuz ilişkide yeni bir kırılma yaşanıyor. Eskiden bir sonuca ulaşmak için araştırmak, okumak, denemek, yanılmak ve yeniden başlamak gerekiyordu. Bugün birçok alanda sonuç bir cümle uzaklıkta.

Daha önce erişemediği bilgiye ya da üretim aracına ulaşabilen biri için bu büyük bir kazanım. Ama sonuca ulaşmanın kolaylaşması, sonucun nasıl ortaya çıktığını anlamayı gereksiz kılabiliyor.

İnsan bir metin yazdırabilir ama yazının düşünsel yapısını değerlendiremeyebilir. Bir yazılım ürettirebilir ama onun neden öyle çalıştığını kavramayabilir.

Üretmekle kavramak ayrı kapasiteler. Bilgiye erişmek bilgi sahibi olmayı, bilgi sahibi olmak da bilgeliği getirmiyor. Bu ayrım kaybolduğunda insan kendi yeterliliğini de ölçemez hâle geliyor. Bir sonuca çok hızlı ulaşan biri, o sonucun altındaki katmanları her zaman göremiyor.

Ve bazen en büyük özgüven, en derin bilgiden değil, henüz keşfedilmemiş eksikliklerden doğuyor.

Kibrin Yeni Biçimi

Az bilmek bir kusur sayılmaz. Herkes hayatının bir döneminde bir şeyi az bilir; herkesin öğrenmeye başladığı bir yer vardır.

Beni düşündüren, insanın bilgisinin sınırlarını fark etmeden kendini tamamlanmış görmesi. Küçük bir alanda ustalaşmak çok değerli. Ama o alandaki yeterlilik bütün hayatın bilgisine taşındığında bir üstünlük iddiasına dönüşmeye başlıyor.

Çok bilgili biri kibirli olabilir. Çok az okumuş biri düşüncelerini büyük bir dikkatle tartabilir. Düşünsel olgunluk bilgi miktarıyla ölçülmüyor; insanın kendi bilgisini sorgulayabilmesiyle ölçülüyor.

Bilmediğini bilmek. Bildiğini neden bildiğini araştırmak. Yanıldığında fikrini değiştirebilmek.

Sanatçının Gördüğü Dünya

Bunları düşünürken kendimi dışarıda tutamıyorum. Ben de aynı sistemlerin içinde yaşıyorum; benim de dikkatimi çeken, arzularımı etkileyen, seçimlerimi yönlendiren mekanizmalar var. Eleştirim önce bana dönmeli.

Sanatın burada bir imkân sunduğunu düşünüyorum. Bilim bir olgunun nasıl gerçekleştiğini açıklar; sanat o olgunun bir insanın hayatında nasıl yaşandığını görünür kılar. Birbirlerinin yerine geçmezler ama birbirlerine ihtiyaç duyarlar.

İçinde yaşadığımız coğrafyayı, siyasi gerilimleri, eşitsizlikleri, teknolojik dönüşümü ve kutuplaşmayı düşünürken sanatı yalnızca bir estetik üretim alanı olarak göremiyorum. Sanat, insanın kendi hayatına dışarıdan bakabildiği nadir yerlerden biri.

Belki bu yüzden insan sevgisini bu tartışmanın dışında bırakamıyorum. Bu eleştirilerin amacı insanları küçümsemek olsaydı, karşı çıktığım kibri başka bir biçimde yeniden üretmiş olurdum. İnsanın eksikliklerini görmekle insanı değersiz görmek arasında çok büyük bir fark var. Ben eksiklikleri, insanın gelişme imkânını anlamak için incelemek istiyorum.

Düşünmeden Yaşayabileceğine İnanmak

Kendime sürekli aynı soruyu soruyorum: İnsanın asıl trajedisi düşünme yeteneğini kaybetmesi mi, yoksa düşünmeden de yaşayabileceğine ikna olması mı?

Bence ikincisi daha derin. Düşünmediğini fark eden biri yeniden düşünmeye başlayabilir. Düşündüğünden bütünüyle emin olan biri ise düşüncesini geliştirme ihtiyacı bile duymayabilir.

Artık mesele yalnızca ne bildiğimiz değil. Nasıl bildiğimiz. Neden inandığımız. Hangi koşullarda yanılabileceğimiz. Ve öğrendiklerimizle ne yaptığımız.

İnsanlığın geleceğini daha güçlü teknolojilerden çok, insanın kendi geliştirdiği araçların karşısında daha bilinçli durabilmesinde arıyorum. Yarattığımız dünyayı anlamadan onun içinde daha hızlı hareket etmek, ilerlemek anlamına gelmiyor. Yönümüzü sormayı unuttuğumuzda hız en büyük tehlikeye dönüşüyor.

Belki bugün asıl soru şu: Yaptığımız şeylerin ne anlama geldiğini hâlâ düşünüyor muyuz?

Bir An Bırak

Bazen kendime diyorum ki, bir an bırak. Gerçekten bir an bırak. Elindekini, yetişmeye çalıştığın şeyleri, birilerine göstermeye uğraştığın hayatını. Bir an yalnızca yaşa.

Her şeyi kaydetmek zorunda değilsin. Her güzelliği birilerine kanıtlamak, her düşünceni bir yere yetiştirmek, her yaşadığını görünür kılmak zorunda değilsin. Bir anın yalnızca sana ait olması onu değersiz yapmaz.

Belki de uzun zamandır unuttuğumuz şey tam olarak bu: Bir şeyin değerli olmak için görülmeye ihtiyaç duymaması.

İnsan bazen kendi hayatının seyircisine dönüşüyor. Yaşadığı anın içinde bulunmak yerine o anın dışarıdan nasıl göründüğünü düşünüyor. Kendi gözleriyle gördüğü dünyayı, başkalarının gözünden nasıl görüneceğine göre değerlendirmeye başlıyor.

Bunun yalnızca zaman kaybı olduğunu düşünmüyorum. Burada daha derin bir şey kaybediyoruz: kendi deneyimimizle aramızdaki doğrudan ilişkiyi. Yaşamakla yaşadığını göstermek ayrı şeyler.

Bir çiçeğin fotoğrafını çekmekte bir kötülük yok. Ama çiçeği görmeden fotoğrafını çekmeye başladığımızda, insanın kendi hayatıyla ilişkisinde bir şeyler yer değiştiriyor.

Bazen yalnızca rüzgârı hissetmek istiyorum. Bir müziği kimseye dinletmeden dinlemek. Bir insanla konuşurken zihnimin başka bir yerde olmaması. Bir düşüncenin hemen bir sonuca, bir paylaşıma, bir üretime dönüşmek zorunda kalmaması.

İnsan, ürettiği, öğrendiği, başardığı ve gösterdiği şeylerden fazlası. Bazen hiçbir şey yapmadan da hayatının içinde bulunabilmeli.

Yaşadığımız her anın bir çıktısı olmak zorunda değil. Bazı anların tek anlamı, gerçekten yaşanmış olmalarıdır.

— Akyürek

Bu yazıyı paylaş

WhatsAppXFacebookLinkedIn